erbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2022 Çarşamba

THE OPERASYON

(Bu yazı yaklaşık 1 yıl önce bir yerel gazete ve o gazetenin internet sitesinde yayınlanmıştır.)

               CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu geçtiğimiz günlerde “Kürt Sorununu çözmek için meşru bir organa ihtiyacımız var. HDP’yi meşru organ olarak görebiliriz” demek suretiyle “Kürt Sorunu” vurgusu yaptı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan biraz da Kılıçdaroğlu’nu “ti”ye alarak “Türkiye’de Kürt sorunu yok. Biz bu işi çoktan çözdük, aştık, bitirdik” cevabını verdi.

               Nasıl çözdüklerini –muhtemelen kendisi de dahil- kimse bilmiyor. Enson “Dolmabahçe Mutakabatı” ile İmralı’daki caniyi ve onun siyasi alandaki uzantısı HDP’yi “Kürt Halkının meşru temsilcisi” olarak kabul ederek diğer bütün alternatifleri devre dışı bırakmışlar ve HDP ve ÖCALAN’ı meşrulaştırmışlardı.

               Bugün Kılıçdaroğlu’nun söylediğini Erdoğan liderliğindeki AKP hükümeti 6 yıl önce fiilen hayata geçirmişti. Ya da tersinden bakarsak Erdoğan’ın 6 yıl önce fiilen hayata geçirdiğini Kılıçdaroğlu bugün dillendirmektedir. Son 10 yıllık bir zaman çerçevesinde iktidarın yaptığı ile anamuhalefet partisi liderinin söylediği şey aynıdır.

               Kürt Sorunu olarak adlandırdıkları hadise “Türk Solu”nun bu ülkeye attığı en büyük kazıktır. Ortada bir “temel insan hakları sorunu” varken bunu “Marksist-Leninist romantizmle” etnik bir düzleme soktular ve cini lambadan çıkardılar. Temel insan hakları sorununu etnik bir grup lehine “pozitif ayrımcılık” talebine dönüştürdüler. 40 yıldır yanlış teşhis yanlış tedavi devam edip gidiyor.

Milletleşmiş bir toplulukta “Halkların kardeşliği”nden söz edebilmek mümkün değildir. “Millet” daha üst bir normdur ve Halkların kardeşliğinden sözedebilmek için önce milleti halklara bölmek sonra bu halkları kardeş(!) haline getirmek gerekir. Milleti halklara bölmek genellikle kanlı çatışmalar neticesinde gerçekleştiğinden aralarına “kan” girmiş halkları yeniden kardeş haline getirmek de pek mümkün olmamaktadır.  Milletleşme sürecinin tam olarak tamamlanmadığı ve milletaltı yapıların yoğun olduğu Türkiye’nin doğusunda insan hakları problemlerine etnik bir hüviyet katıldığında PKK terörü gibi bir olguyla karşılaşmak son derece normaldir. Bakmayın siz Türk Solunun ve PKK’nın sosyal demokrasiden, insan haklarından bahsettiğine. Neticede her ikisinin “metodolojisi” de “silahlı devrim” dir. Bir metotta “silah” varsa diğer tüm söylemler “laf-ı güzaf” tır.

                

               Sosyolojik olarak bir topluma bir tohum attığınızda o tohumdan alacağınız ürünler 30-60-90 yıllık periyodlarda ortaya çıkar. Türkiye’de 12 Eylül 1980 ihtilali ile atılan tohumların (yeşil kuşak) 2000’li yılların başından itibaren ürün vermeye başlayacağı biliniyordu. Tohumu ekenler en elverişli ürünü kimin eliyle alacaklarını araştırırken R. T. ERDOĞAN- A. GÜL- B. ARINÇ’tan oluşan “troyka” ile tanıştırıldılar. Teklifleri çok netti. 1- Sizi iktidara taşıyacağız, 2- Size finansal destek sağlayacağız, 3- Size alternatif oluşturabilecek kişi/grup/yapıları “opere” edeceğiz. Karşılığında da 1- BOP’un hayata geçirilmesi, 2- İsrail’in güvenliğinin sağlanması, 3- Yeni bir İslam anlayışı oluşturulması istendi.

              

               ERDOĞAN iktidara geldikten sonra tam 32 farklı konuşmasında “BOP eşbaşkanı” olduğunu söyledi. Abdullah GÜL “BOP içinde ABD ile birlikte hareket ediyoruz” diyordu. ERDOĞAN aldığı ceza sebebiyle (ki ceza hukuki değildi) 2002 yılındaki seçime girememişti. Seçimlerden sonra dönemin CHP genel başkanı Deniz BAYKAL’ın da üstün(!) gayretleri sonucu önce Siirt seçimleri iptal edildi. Sonra ERDOĞAN’ın seçilme yasağı kaldırılarak seçime girmesi sağlandı ve neticede ERDOĞAN hem milletvekili hem de başbakan yapıldı.

               Deniz BAYKAL rakibi R.T. ERDOĞAN’ın yolunu niçin açtı ve AKP’yi Türkiye’nin başına bela etti? Neyin karşılığında?  CHP’lilere “Erdoğan ile mücadele” etmeden önce Baykal’dan bu soruların cevabını almalarını öneririm.

               Bu özel konuyu yakından takip edenler BAYKAL’ın da Erdoğan ile temasa geçen yapı ile temasta olduğunu ve bu yapının Baykal’a “Erdoğan’ın iktidar yolunu açarsa kendisinin de Cumhurbaşkanı yapılacağı” taahhüdünün yapıldığını söylüyorlar. Yine aynı kaynaklar Baykal’ın “Erdoğan’a iktidar yolunu açsa da diğer bazı görevlerini yapmada yeterince istekli olmaması sebebiyle bir kaset operasyonu ile CHP genelbaşkanlığından istifa etmek zorunda bırakıldığını söylüyorlar.

                

               Troyka ile dıj güşler  1998 öncesi yukarıda paylaştığımız maddeler çerçevesinde anlaşmışlardı. O tarihten sonra “Operasyonlar” başladı.  Önce Erdoğan’dan bir “mazlum” yaratıldı. Sonrasında Erdoğan içinden çıktığı “Milli Görüş”ün siyasi partisinden (Refah P.) ayrıştırıldı. Bu ayrışma sonrasında Refah Partisinin doğal olarak ERBAKAN’ın kayıp 1 Trilyonu varken Erdoğan’ın kasasında 1 Milyar Doları (https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/koc-tayyip-beyin-1-milyar-dolari-varmis-8229) vardı. Bu kayıp trilyondan ne kadarı Erdoğan’ın 1 Milyar dolarının içindedir? Bir Allah bir de Erdoğan bilir. Gerçi “Kayıp Trilyon Davası”nda yargılanan ancak 2002 de iktidara gelmenin de avantajıyla ceza almadan kurtarılan  troykadan A. GÜL ve Abdülkadir AKSU gibi isimler de biliyordur muhtemelen. Herneyse.

               İlk operasyon kayıp trilyon davası ile Erbakan’a yapıldı.

               Bir alternatif oluşturabilecek Muhsin YAZICIOĞLU 2009 da öldürüldü.

               Numan Kurtulmuş , Süleyman SOYLU gibi isimler transfer edilerek alternatif olmaktan çıkartıldı.

               Kaset operasyonu ile Baykal’ın yerini Kılıçdaroğlu aldı.

              

               Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile tüm yetkileri elinde toplayan ve ülkeyi bir ticari şirket gibi yönetmeye çalışan ERDOĞAN eski gücünden oldukça uzak. Başta ekonomi olmak üzer her alanda duvara toslamış durumda. Bu millete söyleyecek sözü de inandıracak dili de kalmamış durumda. Son birkaç seçim dönemindeki vaatlerine bir bakın. Bir önceki seçimde en önemli vaadini yapılacak “Millet Bahçesi” oluşturuyordu. AKP’den ve ERDOĞAN’dan duyabileceğimiz “yeni” bir söz yok.

               Bu durumda sığınabilecekleri tek liman “muhalefetin başarısızlığı” ve umut vaad etmekten uzak olmasıydı.

               Yeni söz söyleyemeyen iktidarın elindeki en önemli argüman “HDP-PKK ile muhalefetin işbirliği yaptığı” iddiasıydı. Son birkaç seçimde özellikle son seçimde en çok kullanılan propaganda aracı bu söylemdi. Bu söylem belki CHP’nin oy alacağı kesimlerde pek ciddiye alınmıyordu ancak Millet İttifakının diğer ortağı İyi Parti’nin oy alabileceği kesimlerde ciddiye alınan bir söylemdi.

               AKP ve ERDOĞAN’ın (hatta Bahçeli ve MHP’nin de) çok sıkıştığı ve siyaset üretmekten uzak kaldığı, tek tutar dallarının “HDP-PKK ile muhalefetin işbirliği iddiası” olduğu bir anda Kılıçdaroğlu devreye girdi. Daha birkaç yıl önce AKP’nin denediği HDP üzerinden “Kürt Sorunu”(!) nu çözme işine soyundu. 

               Kılıçdaroğlu daha önce denenmiş ve duvara toslamış bir mevzuyu 4-5 yıl sonra tekrar ortaya attı. Bu söylemi ile hem ERDOĞAN ve BAHÇELİ’ye can simidi attı hem de ortağı Meral AKŞENER ve İyi Parti’yi bataklığa doğru itti. MHP’den İyi Partiye doğru yaşanabilecek bir kaymayı başlamadan bitirdi.

               Bir soru da KILIÇDAROĞLU’na sormak lazım. Bu konuşmayı yaparken muradın neydi? Neyi amaçladın? 

              

               Sahi KILIÇDAROĞLU bu açıklaması ile ortağı İyi Parti ve Meral AKŞENER’e operasyon çektiğinin farkında mı?

 

 

 

       

1 Mart 2018 Perşembe

YAZICIOĞLU'nu Kim Öldürdü? 2



21 yıl önce 1997 de meşhur 28 Şubat kararları alınmış,ordu ve sivil bürokrasinin baskısıyla meşru Refah-Yol Hükümeti sürecin sonunda  istifa ettirilmişti.

28 Şubat kararları sonucu ilköğretimde 8 yıllık kesintisiz eğitime gecilmiş, bir kısım subay-astsubay irticacı oldukları gerekçesiyle ordudan atılmış, bir kısım memur kamu görevinden uzaklaştırılmış, üniversiteden atılanlar, cezaevine girenler olmuştur.

Bu süreçte darbeyi destekleyenlerin dışında akıllarda kalan 2 grup insan vardır.

28 Şubat Post-modern darbesine karşı dik duran , sesini yükselten, mücadele etmeye çalışan başını Muhsin YAZICIOĞLU, Meral AKŞENER ve Hasan CELAL GÜZEL'in çektiği bir grup ile Darbeye karşı sesini çıkartamayıp, sinen, korkan, baskı sonucu istifa eden Necmeddin ERBAKAN ve onun partisinde yeralan Recep Tayyip ERDOĞAN, Abdullah GÜL gibi isimlerden oluşan diğer grup...

...

28 Şubat gündeme gelince ister-istemez Muhsin YAZICIOĞLU'da gündeme geldi. Siyaseten nerede durursanız durun YAZICIOĞLU'nun 28 Şubat karşıtlığını ve sivil siyaset hassasiyetini inkar edemezsiniz. Yine siyaseten nerede durursanız durun Meral AKŞENER'in, Hasan Celal GÜZEL'in dik duruşlarını da inkar edemezsiniz. Bu anlamda bugün aktif olarak siyaset yapanlar (devleti yönetenler de dahil) içinde Meral AKŞENER darbeye karşı, 28 ŞUBAT'a karşı en sağlam mücadeleyi yapan kişidir. Bu anlamda pek çok erkekten daha erkek ve bir çok kişiden daha delikanlıdır.

...

28 ŞUBAT ile Rahmetli Muhsin YAZICIOĞLU yine gündeme geldi. Muhsin YAZICIOĞLU'nun gündeme gelmesi esrarı çözülemeyen "suikast" olayını da gündeme getirdi. En azından bizim için.

YAZICIOĞLU suikastının üzerinden yaklaşık 9 yıl geçti. Bu zaman zarfında suikastın çözümü doğrultusunda hiçbir ilerleme yok. Düşen helikopterden söktükleri parçalar için yargılanan bir kaç memura karşı açılan davadan başka dava, yargılanan bu kişilerden başka suçlanan kimse yok ortada.

Geçen zamanda -özellikle 15 Temmuz sonrası- AKP suikastı "Fetö"nün işlediğini ileri sürerek toptancı bir yaklaşımla olayı Fetöye yıkıp işin içinden sıyrılmayı denedi.  Daha önce yazdığımız "YAZICIOĞLU'nu Kim Öldürdü?" başlıklı yazımızda  AKP iddialarının ortadaki mevcut delillerle örtüşmediğini ayrıntılı olarak anlatmıştık.

15 Temmuz'un üzerinde yaklaşık 21 ay geçti. 15 Temmuz'u takip eden ilk 15 günden bugüne AKP iktidarının suikastla ilgili söylediği yeni bir söz yok. Ortaya konan yeni bir delil yok. Oysa bu süreçte Fetö yapılanması neredeyse tamamen çökertildi. Emniyette, istihbaratta, ordu içinde fetö ile bağlantısı olan pek çok kişi yakalandı, gözaltına alındı, tutuklandı. Yargılandı, ceza yedi. Aralarında İl Emniyet Müdürleri, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış bürokratlar var, yüzlerce general var. İçlerinde bu kişilerin de bulunduğu yüzlerce, binlerce kişi etkin pişmanlıktan yararlanıp fetönün çözülmesini sağlayan, sırlarını ifşa eden bilgiler verdi, açıklamalar yaptı ama YAZICIOĞLU suikastı ile ilgili ortaya çıkan yeni bir tek bilgi kırıntısı yok.

Herşeyi olduğu gibi YAZICIOĞLU suikastını da Fetöye yıkan AKP iktidarının böyle bir durumda fetö aleyhine elde edebileceği bir bilgiyi kullanmaması, kamuoyu ile paylaşmaması mükün mü?

Bir tek ihtimal dışında mümkün değil. O ihtimali yazının ilerleyen bölümlerinde dile getireceğiz.

Diğer taraftan yüzlerce binlerce kişinin öttüğü ve bilgi verdiği bir ortamda şayet suikasttı fetö işlemişse bu bilginin saklanması mümkün mü? 15 Temmuz sonrasında geçen 20 aylık bir dönemde 38 bin civarında tutuklunun bulunduğu ve bir o kadar kişinin de tutuklanıp başta etkin pişmanlıktan faydalanmak olmak üzere çeşitli sebeplerden salıverildiği bir süreçte bu denli önemli ve bilgiyi vereni kurtaracak bir bilgi saklanabilir mi?

Diğer taraftan baktığımızda da durum pek farklı görünmüyor. 17/25 Aralık sonrası Fetö AKP iktidarına saldırırken "turpun büyüğü heybede" gibi ifadeler kullandı. AKP iktidarının tüm hırsızlık ve yolsuzluklarını ifşa ederken asıl açıklanacak konunun arkada olduğunu ve bu konunun YAZICIOĞLU suikastı olduğunu ima etti. 17/25 Aralık'ın üzerinden yaklaşık 4,5 yıl geçti ve ortaya bu konu ile ilgili konan bir tek delil yok.

Her iki tarafta YAZICIOĞLU suikastından diğer tarafı sorumlu tutuyor ancak ne suikastı çözüyor ne de suikastın çözülmesine yardımcı olabilecek bir delil ortaya koyuyor. Koydukları deliller mantıkla ve olayın özüyle uyuşmuyor.

...

 1999 da AKP ve FETÖ bir araya gelip ABD-İsrail-İngiltere ile BOP projesinin hayata geçirilmesi hususunda anlaşırken ABD-İsrail-İngiltere'nin taahhütlerinden biri "alternatif muhalefetin opere edilmesi" idi. (Bu hususta Yerli Ve Milli isimli seri yazılara bakabilirsiniz) AKP'nin gerek iktidara gelmesinden önce gerekse iktidara gelmesinden sonra alternatif muhalefete operasyonlar yapıldı. AKP iktidarına alternatif olabilecek muhalefetin bir kısmı siyaset alanının dışına itildi. Bir kısmı satın alındı. Siyaset alanının dışına itilemeyen ve satın da alınamayan YAZICIOĞLU'da infaz edildi.

Daha önce de yazdık. YAZICIOĞLU BOP'a kurban verildi. Her iki yapı da BOP'un uygulayıcısıdır. Bu anlamda AKP ile Fetö arasında bir fark yoktur. Her iki tarafta suiakstın nasıl/kim tarafından işlendiğini gayet iyi bilmektedir ancak çözülmesi her iki tarafı da suçlu pozisyonuna sokacağından çözülmemesini tercih etmektedirler. Çünkü her iki yapınında bu işte parmağı ve sorumluluğu vardır.

Ortaya çıkacak yeni bilgiler bu sorumluluğun ifşası demektir. Suçun birlikte işlenme ihtimali yukarıda bahsettiğimiz tek ihtimaldir.

Bu sebeple AKP iktidarda kaldığı sürece YAZICIOĞLU suikastının aydınlatılması mümkün değildir...

2 Kasım 2016 Çarşamba

Korkut ÖZAL'ın İrtihali- Bir Pakraduni Hikayesi




Korkut ÖZAL vefat etmiş.

Herkes onu Turgut ÖZAL’ın kardeşi olarak tanır. Hatta bu tanıma birazda bulunduğu konumlara Turgut ÖZAL’ın kardeşi olması hasebiyle geldiği gibi bir örtülü anlamda içerir.

Oysa

Yaşça küçük olan Korkut ÖZAL’dır. Her iki kardeş 1950’li yıllarda İTÜ’de lisanslarını tamamlayıp lisansüstü eğitim için ABD’ye gidiyorlar. Bir bankada memur olan baba ile öğretmen annenin çocukları. Baba tarafı Malatyalı anne tarafı Tuncelili olan taşradan birinin eğitim için yurtdışına nasıl gittiği ve eğitim masraflarını nasıl karşıladığı ve nerelerden burs sağladığı hep muamma olmakla birlikte her iki kardeş bu işi başarıyorlar. Üstelik bu dönemde her iki kardeşte evli ve çocukları var.

ABD’den dönüşte Turgut Elektrik İşleri Etüd İdaresinde mühendis olarak çalışırken Korkut ODTÜ de öğretim görevlisi oluyor ve 1965 te Profesör oluyor.

Turgut , S. Demirel’in de desteğiyle DPT’de bir süre çalışırken (aynı dönemde DPT’de çalışan Yalçın Küçük’ün Turgut ÖZAL ile ilgili düşünceleri ilginçtir. Kitaplarında vardır bulursanız okuyun) bir sürede özel sektörde çalışıyor.

Korkut 1973 yılında MSP’den Erzurum Milletvekili seçiliyor. 1974 ve 1975 lerde kurulan hükümetlerde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı. Bu dönemde Turgut mühendislik yaparak para kazanma peşinde.

1977 yılında her iki kardeş MSP’den milletvekili olabilmek için seçime giriyor. Korkut bir kez daha Erzurum’dan milletvekili seçilip kurulan MC Hükümetinde İçişleri Bakanı olurken İzmir’den aday olan Turgut seçimi kazanamıyor. Seçim çalışmaları sırasında en büyük desteği o dönemde İzmir’de yaşayan F. GÜLEN yapıyor. (Bu dayanışma 1980 sonrası devam edecek F. Gülen grubu gerek Özal gerekse ondan sonraki iktidarların -özellikle AKP’nin- katkıları ile büyüyüp gelişecek ve 2016 yılında ülke yönetimini elegeçirme denemesi yapacaktır.)

Turgut’un siyasete atılması için gereken bağlantılar Korkut tarafından sağlanıyor . Yani küçük kardeş ağabeyine referans oluyor. Siyasette önünü açıyor.

1980 ihtilali ve dizayn edilen siyasetle Turgut’un önü açılırken Korkut siyasi yasaklı. Ayrıca geçirmiş olduğu ağır trafik kazası sebebiyle uzun süre siyasetle uğraşamıyor. Ancak Turgut’un ölümünden sonra 1995 seçimlerinde ANAP’tan aday olarak birkez daha milletvekili seçilecektir. 1997 yılında ANAP’tan istifa ederek Demokrat Partiye katılacak ve Genel Başkan olacaktır.

Demokrat Parti Genel Başkanlığı yaptığı dönemde genelbaşkan vekili olan kişi daha sonra AKP’nin kurucuları arasında bulunup MKYK üyesi olan ve R.Tayyip ERDOĞAN’ın danışmanlığını Hasan Cüneyd ZAPSU’dur. ZAPSU daha önce paylaştığımız “Yerli ve Milli” serisi yazılarımıza da konu olmuş ve teferruatlı bilgi verilmiş bir kişi. (Toplam 5 yazı ,okuduğunuzda ne demek istediğimizi daha net anlayacaksınız)

Bugün öğreniyoruz ki C. ZAPSU Demokrat Parti Genelbaşkan yardımcısı olduğu dönemde R. Tayyip ERDOĞAN’ı iktidara taşımak için 1999 yılında yapılan toplantılara katılmış. Yani kendi partisi dururken bir başkasını iktidara taşımak için çalışmış. Bu alanda T. TÜRKEŞ ve Ş. B. YAHNİCİ tek sanıyorduk değilmiş buraya H.C.ZAPSU’yu da ekledik. Yine ATP ve MHP’nin yanına DP’yi de eklemek lazımmış.

Ayrıca Barış YARKADAŞ’tan öğreniyoruz ki RTE’nin iktidara taşınması ve BOP ile ilgili teklif D. BAYKAL’a ZAPSU aracılığı ile yapılmış. YARKADAŞ her ne kadar BAYKAL’ın bu teklifi kabul etmediğini ileri sürmüşse de yaşanan olaylar ve başka kaynaklardan edindiğimiz bilgiler bu YARKADAŞ’ın bu iddialarını teyit etmemektedir.

Korkut ÖZAL , AKP iktidarının oluşmasını sağlayan gizli kahramanlardan (!). ZAPSU’yu milli görüş dolayısıyla AKP ile tanıştıran kişi K. ÖZAL’dır. Yine ZAPSU ile TOPBAŞ’ları tanıştıran ve BİM’in kurulmasını sağlayan kişi K. ÖZAL’dır.

Bir tv konuşmasında (ulusaltv Ceviz Kabuğu) 40 yıldır bir tarikata bağlı olduğunu söyleyen K. ÖZAL , Çamlıca Subaşı camiinde kadınlı-erkekli birlikte Cuma namazı kılan , cemaate Cuma namazı kıldırarak imamlık yapmaya kalkan başı açık Beyza ZAPSU’nun eşi ,H.Cüneyd ZAPSU’ya referans olarak onu sisteme sokan, birlikte siyaset yapan ve uzun yıllar yanında bulunduran kişidir.

Tüm bu ilişkilere, olaylara normal bir pencereden bakınca anlamlandırmak mümkün görünmüyor.  

Blogumuzda daha önceki paylaştığımız yazılarda Türkiye’nin en büyük probleminin “Kripto Gayrimüslimler” olduğunu söylemiştik. Türkiye’nin derinlerinde bir iktidar değişikliği yaşandığını , son dönemde yaşadığımız pek çok sıkıntının kaynağının bu gizli mücadele olduğunu ifade etmiştik.

Yine AKP’nin bir “Pakradun” hareketi olduğunu belirtmiştik. İşte K. ÖZAL bu pakradun hareketini organize eden, yöneten en önemli figürlerden biriydi.

ÖZAL’ların Pakraduni kökenli olduğunu iddia eden biz değiliz. Bu iddia yaklaşık 15 yıldır var ve kitaplara konu olmuş durumda. Mesela aşağıda linki bulunan Milli Çözüm dergisinin editörü , Refah Partisi seminercisi ve Milli Görüşçü Ahmet AKGÜL’ün “Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler Pakraduniler” isimli kitabı. Kitap 2011 de piyasaya çıktı ve halen satılmakta. Bildiğimiz kadarıyla kitabın yazarına karşı açılmış bir dava ya da toplatılmasına ilişkin bir talep yok. Kitapta aşağıdaki linkte yeralan içerik geniş geniş anlatılmakta…  

            Bugün K.ÖZAL'ın cenazesinde aynı ayin tekrarlanacak mı acaba?
Aynı kitapta bugün Saadet Partisinde olan Oğuzhan ASİLTÜRK ve siyasi dönmeciliğiyle ünlü Doğu PERİNÇEK’in de Pakraduni olduğu bilgisi yeralmakta.

İtiraf edelim ki bu iddiaları ilk duyduğumuzda biraz mesafeli yaklaşmıştık. 2000’li yılların ilk yarısında Turgut ÖZAI’ın cenazesi ile bu iddialar bir tv programında canlıyayında dile getirildi. Bunun üzerine K. ÖZAL telefonla canlıyayına bağlandı. Lafı eveleyip geveleyerek geçiştirme ve topu taca atma yoluna gitti. O tavır Özalların Pakraduniliği hususunun doğru olma ihtimalinin yanlış çıkma ihtimalinden fazla olduğunu düşündürttü.


Korkut ÖZAL vefat etmiş.

Pakradun Hareketinin kurulmasına öncülük eden ve gerek hareket içerisinde gerekse dışarıdaki ilişkileri düzenleyen , hareketin organize bir şekilde Siyasal İktidarı elegeçirmesini sağlayan en önemli figürlerden biriydi. Son 15 Temmuz hadisesininde katkısıyla yeniden dizayn edilecek “Devlet”te asıl iktidarı da elegeçirecekler gibi görünüyor. Bu günleri göremediği için onun adına üzelmeli miyiz?

Bilemiyoruz…

            AKP'yi iktidara taşıyan vakıf, dernek gibi tüm kurumlarda kurucu, başkan , üye , danışman olarak K. ÖZAL'ı görebilirsiniz. Bu sebeple Siyasal İslamcılar methiyeler dizerek onun mümin olduğuna ve İslam'a hizmet ettiğine şehadet edeceklerdir.

Biz Hangi İslam'a hizmet etti diye soralım ve toprağı bol olsun demekle yetinelim…

16 Kasım 2015 Pazartesi

Yerli ve Milli'den Milliyetçiliğe Doğru 2



          Aslında geçen yazımızın sonunda bir dahaki yazımızda CHP ve MHP'ye yönelik yapılan operasyonları dile getirme niyetinde olduğumuzu belirtmiştik fakat insan zihni sürekli yeni şeylere doğru kayıyor. Bu kaymalar esnasında da ele aldığınız konuyu farklı açılardan görebiliyorsunuz. Biz de böyle bir anda CHP ve MHP'ye odaklanmamız halinde arada bir boşluk ve flu alanlar oluşacağını ve bazı operasyonların gözden kaçacağını farkettik. Bu sebeple mevzuya direk dalmak yerine adım adım ilerlemeyi uygun gördük.

          Şimdi adım adım ilerliyoruz.

          Biliyoruz ki ABD-İngiltere-İsrail tarafından uygulanmak istenen plan için ilk teklif  N. ERBAKAN'a yapılmış ancak bu teklif kabul edilmemişti. ERBAKAN'ın teklifi kabul etmemesi üzerine 1989 yılından beri takip edilen ERDOĞAN-GÜL-ARINÇ troykasına aynı teklif yapılmış ve istenen sonuç elde edilmişti. Teklifin bu üçlü tarafından kabul edilmesi bir zorunluluğu da beraberinde getirdi. Bu zorunluluk ERBAKAN'ın opere edilmesi zorunluluğu idi.

          Türkiye gerçekleri gösteriyordu ki bir partiden istifa edip yeni bir parti kurarsanız hiçbir şekilde başarılı olamazsınız. Türk halkı bu tür ayrılıklara prim vermemekte ve hiçbir şekilde sandıkta desteklememektedir. Bu durumu iyi gözlemleyen ABD ve avaneleri düğmeye basarak önce Refah Partisini akabinde de Fazilet Partisini kapattırdılar. Bu esnada da kayıp trilyon davası ile ERBAKAN'ı saha dışına ittiler. Erbakan saha dışına itilirken aynı davada sanık sıfatı ile yargılanan A. GÜL , A. AKSU gibi ileride AKP'nin çekirdek kadrosunu oluşturacak isimlere dokunulmamıştı. Yine belediyedeki yolsuzluklarla ilgili davalarda da T. ERDOĞAN'a dokunulmadığı gibi.

           Fazilet Partisinin kapatılmasından sonra ERBAKAN çevresinde bulunanlar Saadet Partisini kurarken başını troykanın çektiği bir grup Saadet Partisine katılmayarak ayrı durmuş ve ilerleyen dönemde Adalet ve Kalkınma Partisini kurmuştu. Bunu yaparken de Milli Görüşe ait bir partiden ayrılıp gitmedikleri için halkın kendilerine olumsuz bakışını engellemişlerdi. B. ARINÇ yıllar sonra bir gazetede yeralan mülakatında bu hususu dile getirmiş ve bunu bilinçli yaptıklarını ifade etmişti.

          AKP'nin kuruluşu aşamasında Rahmi KOÇ gazetecilere T. ERDOĞAN'ın 1 Milyar Doları olduğunu açıklamıştı. Bu 1 Milyar Doların içinde kayıp trilyon davasına konu olan paradan kotarılmış bir miktar var mıdır diye sorsak ayıp etmiş olur muyuz acaba?

          ERBAKAN'a yapılan operasyondan sonra sıra diğerlerine geldi. İsmailağa ve İskenderpaşa cemaatlerine yapıldığını düşündüğümüz operasyon hakkında bir önceki yazımızda bilgi vermiştik.  2002 yılında yapılan seçimde bu cemaatlerin 40 yıldır destekledikleri ERBAKAN çizgisini bir anda terketmesi operasyonun amacına ulaştığını gösteriyor.

          Sıra diğerlerine geldi demiştik. Önce M. YAZICIOĞLU'na teklif yapıldığını ve teklifi reddettiğini biliyoruz. Teklifi reddetmesinden sonra takibe alınan YAZICIOĞLU'nun önce çevresi boşaltılmaya ve yalnızlaştırılmaya çalışıldı. İstenilen sonuç alınamayınca çevresine kimliği ve siyasi düşünceleri şüpheli kişiler yerleştirilmeye çalışıldı. Bu arada Hrant DİNK cinayeti , Malatya  Zirve yayınevi katliamı gibi terör olaylarına bulaştırılmak istedi. 2004 yılından sonra iç ve dış bağlantıları sıkıntılı pek çok kişi BBP'ye dolmuştu. 2007 seçimlerinden önce rahmetli YAZICIOĞLU'nu uyarmak amacıyla (bu blokta yeralmaktadır) bir açık mektup yayınlamışştık. Bu uyarı üzerine Sayın YAZICIOĞLU seçimlere bağımsız girme yolunu tercih etmiş ve BBP'ye gelenler bu olay üzerine birkaç ay içerisinde BBP'den istifa etmişti.

          YAZICIOĞLU'nun enson İngiltere gezisi ve Lordlar Kamarasında yaptığı konuşma ile yola gelmeyeceğinin anlaşılması ve mayınlı arazinin temizlenmesi işinin ihalesiz İsrail'e verilmesini verdiği soru önergesi ile engellemesini müteakip kalemi kırıldı. Muhsin YAZICIOĞLU bir helikopter kazası ile safdışı edildi. Helikopterin düştüğü anda ülkedeki tüm radarların 5 dakika boyunca çalışmaması ve kayıtlarının olmaması , olayın üzerinden yaklaşık 6 yıl geçmesine rağmen herhangi bir soruşturma açılmaması , olay günü o bölgede görevli bütün sivil-asker bürokratların ödüllendirilir nitelikte terfi ettirilmesi ve YAZICIOĞLU'nun ölümünden önceki son 1 ay içerisinde 5 şüpheli trafik kazasına karışması ve YAZICIOĞLU'nun aracını sıkıştıran araçlarla ilgili herhangi bir bilgiye ulaşılamaması zihinlerde hep soru işareti bırakan hadiselerdi. Burada belirtmemiz gerekir ki uluslararası gizli servislerin düşman olarak nitelendirdiği insanları ortadan kaldırmak için uzmanlaştığı yöntemler vardır. MİT'in uzmanlık alanı trafik kazalarıdır.

           Kalem kırmadan yapılan operasyonlarda vardı. Sağda AKP'ye alternatif olabilecek ya da AKP'den küçük parçalar kopararak istenen oy yüzdesini yakalamasını engelleyecek yapılar birer ikişer ekarte edildi. Süleyman SOYLU' nun yaklaşık 4,5 milyon dolar kumar borcunun ödenmesi karşılığında AKP'ye katıldığı yine HAS Partiyi kuran Numan KURTULMUŞ'un bu parti kurma ve partiyi ayakta tutma çalışmaları sırasında piyasaya yüklü miktarda borçlandığı ve bu borçların kapatılması karşılığında AKP'ye katıldığı internet ortamında dolaşmakta ve kulaktan kulağa fısıldanmakta.

          Erkan MUMCU , Ali Müfit GÜRTUNA ; İsmail CEM gibi isimler siyasi/ekonomik sıkıştırmalarla siyaset alanının dışına itilerek ekarte edildiler.

          Geçen yazımızda sormuş olduğumuz İsmailağa ve İskenderpaşa cemaatlerinin önde gelen isimlerinin öldürülmeleri de bizce bu gruplara yönelik operasyonlardı.

          Bir kısım cemaat ve gruplarda bürokraside kadro , yeni dergah açmalarına izin ve yeni dergahlar için hazine arazileri verilmesi vs gibi bir kısım menfaatler karşılığı satın alındı. Bir kısmı gaflet üzere iş tuttular. Bir kısmı dalalete düştü ve hala orada debelenmekte. bir kısmı ise ihanetin tadına vardı. Dik duranlar ve direnenler ya da direnebilecekleri varsayılanlar ortadan kaldırıldı...

12 Kasım 2015 Perşembe

Yerli ve Milli'den Milliyetçiliğe Doğru 1

       Geçtiğimiz günlerde bloğumuzda yayınlanan yazılarda yeralan bilgilerden yola çıkarak resmin tamamını görmeye yolaçacak çıkarımlar yapmayı murad ediyoruz.

       Yazdığımız yazıları komplo teorisi olarak nitelendirecekler mutlaka çıkacaktır. İsteyen istediği gibi yorumlayabilir. Bu yönde kimsenin düşüncesine set çekme niyetinde değiliz. Ancak bir düşünceye komplo teorisi demekte en iyi komplo teorisi olarak nitelendirilmektedir bu konuda çalışanlarca...

       Geliyoruz önceki yazılarımızdan çıkarsamalar yapmaya.

       Bugün biliyoruz ki ABD-İngiltere-İsrail üçlüsü ABD'nin güdümünde gerçekleşen 12 Eylül ihtilalinden sonra uygulanan politikalar neticesinde Türkiye'nin İslami bir çizgiye doğru kaydığını görmüş ve bu gidişe kurguladıkları oyunla müdahil olmuşlardır. Bir miktar sosyoloji kitabı karıştıranlar bilirler ki kuşaklar 30-60-90 yıllık periyotlarla kendini gösterir. Yani sosyolojik olarak bir topluma ektiğiniz ürünün  karşılığını 30 yıl-60 yıl- 90 yıl sonra alırsınız. ABD ihtilal esnasında Türk toplumunda toprağa hangi ürün atılması gerektiğini gerekli mercilere dikte ettirmişti ve ne ürün çıkacağını biliyordu. Ürünü toplamak için uygun ameleler bulması gerekiyordu.

        Bu amaçla siyaset arenasını kolaçan etmek amacıyla A. DİLİPAK gibi insanlara sondajlama çalışması yaptırdı ve bu çalışmanın sonunda Milli Görüş fikri etrafında toplananların farkına vardı. ERBAKAN'ı ikna edemeyince topyekun Milli Görüş çizgisini kullanmak yerine Milli Görüş çizgisinin  T. ERDOĞAN ve A. GÜL önderliğindeki gençler kanadını kullanmakta karar kıldı.

         Bu karardan sonra fikren ve zikren bir araya gelmesi mümkün olmayan sağdan , soldan  siyasi grupları , cemaat ve tarikatları kullanarak T. ERDOĞAN ve a. GÜL önderliğindeki topluluğu tahkim etti.

        Taahhütler belliydi. Bu taahhütlerin karşılığı görev ve sorumluluklarda. Bu grup ABD öncülüğündeki grubun desteği ile iktidara taşınacak , finansmanı sağlanacak , muhtemel alternatifler opere edilecekti. Karşılığında İsrail'in güvenliği sağlanacak , BOP hayata geçirilecek...

        Abdürrahman DİLİPAK , Abdürrahim KARSLI , Ali BULAÇ , Ünal TANIK ve daha başka kişilerin beyan , açıklama ve yazılarından bu anlaşmanın yapıldığını önceki yazılarımızda dile getirmiştik. Yine T. ERDĞAN'ın BOP eşbaşkanı olduğunu alenen açıklamasından anlaşmanın içeriğinin doğruluğunu ve kendisinin bu anlaşmanın tarafı olduğunu itiraf ettiğini belirtmiştik.

         Bir kişinin kendisi olayı ve ilişkileri itiraf etmişken üçüncü kişilerin bu durumu komplo teorisi olarak yorumlamasını gülünç bulduğumuzu ve bu iddia sahiplerini ciddiye almadığımızı peşinen belirtelim.

         Bu anlaşmada bizce en dikkat çekici madde  iktidar alternatifi olabilecek muhalefetin "opere" edilmesidir.

         Bu operasyonun kapsam ve niteliği nedir?

         1997 sonrası hangi kişi ya da kurumlara operasyon yapılmıştır?

         Fikren ve zikren asla bir araya gelemeyeceği sanılan siyasi düşünce , grup ve cemaatlerin AKP etrafında toplanmasında ve AKP'nin yaptığı bunca hataya rağmen eleştirel bir ses çıkaramamasında "geçmişte opere edilmelerinin" ya da "opere edilme korkusunun" etkisi var mıdır?

         Ya da yapılan bazı operasyonlarla bazı gruplar istenilen çizgiye çekilirken , bazılarının da çizgide kalması sağlanmış mıdır? Mesela İsmailağa Cemaatinin ileride lideri olacağı düşünülen Hızır Ali MURATOĞLU'nun 1998 yılında , Bayram Ali ÖZTÜRK'ün 2006 yılında öldürülmesi akabinde Cübbeli Ahmet Hoca'nın bir polis operasyonu ile kadın pazarlamak gibi adi ve aşağılık bir suçlama ile cezaevine konması bu türden bir operasyon mudur?

         İskenderpaşa cemaatinin lideri Mahmud Esad COŞAN'ın Sidney'de şaibeli bir trafik kazasına kurban gitmesi böyle bir operasyonun sonucu mudur?

         Yine siyasi parti liderlerinden Aydın MENDERES'in 1990'lı yılların sonunda meydana gelen trafik kazası ile felç olması ve iktidar alternetifi olmaktan çıkartılması , az bir oyu olmasına rağmen geniş bir sempati alanına sahip olan  rahmetli Muhsin YAZICIOĞLU'nun 2009'da helikopterinin düşürülmesi ve helikopterin düşmesinden 35 dakika sonra yerinin tespit edilmiş olmasına rağmen 3 gün boyunca bulunmaması (dikkat buyurun bulunamaması demiyoruz) akdedilen anlaşma gereği T. ERDOĞAN'ın iktidarda tutulması için yapılan operasyonlardan mıdır?

         Bu listeye yapılan ancak herşeyin içine doldurulduğu torbaya çevrilerek sulandırılan yargı operasyonlarını da ekleyebiliriz. Bu operasyonlarda pek çok itibar cinayeti işlenerek yüzlerce kişi sahnenin dışına itildi. Bu yargı operasyonları anlaşmada kastedilen operasyonlardan mıdır? Ya da suçluları kovuşturmaya yönelik operasyonlar fırsat bilinerek operasyonun bir tarafına sokularak iktidara alternatif olabileceklerde imha edilmiş midir?

         Son günlerde yapılan ve "Paralel" adı verilen operasyonda bu kapsamda bir operasyon mudur?

         Bu sorulara herkes bilgisi , görgüsü ve vicdani kanaati doğrultusunda cevap verecektir. Paylaştığımız bu bilgiler ışığında gözlerimizi kapatıp son 20 yılı gözümüzün önüne getirdiğimizde evet bu operasyonlar o anlaşmanın bir parçasıdır ve AKP iktidarda kalsın diye operasyonlar devam etmektedir ve edecektir diyebiliyoruz.

        2 gün önce Manisa'da yaşanan ve fakir fukaraya ulaştırılmak için yardım toplayan başörtülü bazı kadınların sürüklendiği bazılarının da kelepçelendiği hadiseye ilişkin bir tek İslami grup ya da cemaatten tepki gelmemesi bırakın tepkiyi iki kelam laf edilmemesi geçmişte yapılan operasyonların etkisini göstermesi bakımından ilgi çekici ve bir o kadarda düşündürücüdür. Belirtmek isteriz ki bu cemaat ve yapılar bu davranışları ile varlık sebeplerini inkar etmişlerdir. Bu durumu bu cemaat ve yapıların iktidar nimetlerinden faydalanmalarına bağlayanlarda çıkabilecektir. Türkiye'deki İslami grup ve cemaatlerin pragmatizme müptela ve ilkesiz olduklarını biliyoruz. Her iki durumda (pragmatizm de korku da) Müslümanım diyen topluluğa yakışmayan davranışlardır. Biz bunlardan korkunun bu sessizliğin ana sebebi olduğunu düşünüyoruz.

        Peki bu operasyonlar bu kadarla mı sınırlı? Muhalefete operasyon yapılırken görece iktidarın en büyük iki alternatifi olarak nitelendirilen CHP ve MHP'ye yönelik bir operasyon yapılmadı mı?

         Bu husustaki düşüncelerimizi bir daha ki yazımızda paylaşmak niyetindeyiz...