Akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2023 Pazartesi

Depremde Sınıfta Kalmak

            06 Şubat 2023 tarihinde ülkemizin 11 ilini etkileyen büyük bir deprem silsilesi yaşandı. Depremin üzerinden 14 gün geçmiş olmasına rağmen halen durum kontrol altına alınabilmiş değil. Bugün itibarı ile hala çadır ulaştırılamayan köyler ve aileler var. Geceleri -22 derecelere inen soğukta vatandaş hayatta kalmaya çalışıyor.

            Deprem silsilesi sabah saat 04.15 civarında başladı. 10 dk içinde 2 büyük deprem  ve onlarca artçı sarsıntı yaşandı. Öğle saatlerinde ilk iki deprem şiddetinde bir deprem daha yaşandı. Akabinde de artçı sarsıntılar devam etti. İlk  büyük depremden bugüne yaşanan artçı sarsıntıların toplamı 5 bine ulaştı.

            Bugün itibarı ile net ölü ve yaralı sayısını bilmiyoruz. Enson açıklanan ölü sayısı 50 bini aşmıştı. Ancak hiç kimse açıklanan rakamlara inanmıyor.

            Depremde yaşanan ölümlere sonrasında yaşanan plansız , programsız arama-kurtarma çalışmaları da önemli katkı yaptı. Pek çok kişi zamanında gelmeyen yardımlar sebebiyle geceyi aç-susuz -20 derece soğukta dışarıda geçirmek durumunda kaldı. Depremden kurtulan ancak donarak ölen pek çok kişi var. Enkaz kaldırma çalışmaları halen devam ederken insanlar uzunca bir süre geceyi geçirmek için çadır arayışına devam etti.

            Bölgeden aldığımız haberlere göre depremi takip eden ilk gün hiçbir resmi arama-kurtarma ekibi bölgeye giremedi. Ankara'da Afad genel müdürlüğü Hatay, Maraş ve Adıyaman'daki afad il müdürlüklerine telsizle bile ulaşamadı. Afad'ın çökmesi sebebiyle bölgeye ulaşan arama-kurtarma ekipleri ile yardım kuruluşları yönlendirilemedi. Yönlendirilemeyen unsulardan biri de GSM operatörlerine ait seyyar baz istasyonlarıydı. GSM operatörlerinin bazı baz istasyonlarının çökmesi, bölgedeki elektrik kesintisi sebebiyle yıkılmayan baz istasyonlarının enerjisiz kalması sebebiyle haberleşme çöktü. Jeneratörü olan baz istasyonları bir süre çalışmışsa da bu kez de akaryakıt bulunamaması sebebiyle bu baz istasyonları da devredışı kaldı.

            Hükümetin bilgi kirliliğini gerekçe göstererek Twitter'i yavaşlatması tüm olumsuzlukların üzerine tuz biber ekti.

            Hatay'da eşi ve iki çocuğunu kaybeden, kendisi de enkazdan ilk gün kendi imkanları ile çıkan bir tanıdığa dün başsağlığı dilemek için gittim. Söylediği şu "ben enkazdan sabah çıktım. İlk gördüğüm arama-kurtarma ekibi Hollandalılardı. Onları da ikinci gün öğleden sonra gördüm. o ana kadar resmi ne bir kişiyi ne de bir aracı görmedim. Hatay ve Antakya belediyesinin araçlarını bile görmedim."

            Bölgeden aldığımız bilgiler genelde bu yöndeydi. depremden kurtulan vatandaşlar birbirine yardım ettiği gibi çevre illerden gelen vatandaşlar ve STK'lara ait arama kurtarma ekiplerinin bazıları ilk gün bölgeye ulaşmıştı. Buna mukabil gerçek anlamda arama kurtarma çalışmaları ancak 2.gün öğleden sonra başlıyordu. Yaklaşık 32 saatlik bu gecikmenin kaç cana mal olduğunu ne yazık ki hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

            Müdahalede geç kalınması, arama-kurtarma çalışmalarındaki zaafiyet, ordunun arama kurtarma çalışmalarını geç müdahalesi başta sosyalmedya üzerinde ciddi bir kızgınlığa sebep oldu. Kızgınlığın dalga dalga büyüdüğü anlarda günah keçilerine ihtiyaç vardı ve günah keçileri kısa sürede bulundu. Önce GSM operatörlerine karşı serbest atışlar başladı. Akabinde gündeme müteahhitler geldi. Bazı müteahhitler yakalanıp gözaltına alındı ve tutuklandı. 

            GSM operatörlerine sallamalar, müteahhitlerin tutuklanması Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP iktidarının prestij kaybını engellemiyordu. Havuz medyasında Ahmet Hakan gibi yandaşların "aslında hükümet asıl yapılması gerekeni yaptı yapılmayan şeylerde çok önemli değil. Muhalefet abartıyor" yollu haberler bir işe yaramıyordu.

            Acilen gündemin değiştirilmesi ve prestij kaybının önüne geçilmesi gerekiyordu. İşte tam bu sırada daha önce bu blokta pek çok kez adından sözedilen "Pelikan Çetesi" meydana sürüldü. ("Pelikan : Kripto Devlet yapılanması Mı?" ismiyle pelikan çetesi hakkında ayrıntılı bilgi vermiştik. Orada kuruluşu, kimlerin finanse ettiği, kimlerden oluştuğu (Deprem döneminde yeni kişiler eklendi. Bu kişiler orada yeralan listede yoktur.)   ayrıntılı biçimde yeralmaktadır.)    

            Pelikan yapısının medyadaki öncülerinden Hilal Kaplan'ın işareti ile yapı elemanları hep birlikte deprem sonrası yardım toplanması konusunda önplana çıkan Haluk LEVENT öncülüğündeki Ahbap oluşumuna ve Oğuzhan UĞUR'un BabalaTV sine karşı saldırıya geçti. Saldırı dediysek delikanlıca bir saldırı değil.

            Haluk LEVENT siyasal bir kişilik değil. özellikle de siyasetten uzak duruyor. Kendisini medyadan tanıyorum. 15 yıl kadar önce medya organlarında hakkında çıkan bazı olumsuz haberleri okumuştum. Karşılıksız çekten bir süre ceza evinde yattığını biliyorum. bu bilgilerden dolayı bende olumsuz bir imajı vardır. Oğuzhan UĞUR'u da yine medyadan tanıyorum. Adam medya fenomeni. Ayrıntılı bilgim yok hakkında. Sadece Babası Hasan Atilla UĞUR'un Perinçek'in Vatan partisinde bir dönem genel başkan yardımcılığı yaptığını ve emekli bir general olduğunu biliyorum. Perinçek'i sevmem.  Perinçek'in yol arkadaşlarını da sevmem. Oğuzhan UĞUR'a da sempatik baktığım söylenemez.

            Hilal KAPLAN'ın işareti ile tüm pelikan trolleri Haluk LEVENT ve Oğuzhan UĞUR'a belaltı da dahil vurmaya başladı. Eski defterleri karıştırdıkları yetmedi yeni iddia ve ithamları da eklediler. Hakaretamiz iddia ve ifadelerle adamların ne hırsızlığını koydular ne dolandırıcılığını. Depremmiş , enkaz altında insan varmış hiçbir şey umurlarında olmadı. Saldırının yanılmıyorsam 5.gününde  Furkan Bölükbaşı isimli bir trol (profilinde Akademisyen- Genetik, Histoloji, Embriyoloji yazsa da bu trol olduğu gerçeğini değiştirmiyor.) Aynen şu paylaşımı yapıyordu : "Babala ekibini dağıttığına, Ahbap da toplanan bağışlarla Toki'ye konut yaptıracağına göre asıl önemli konuya dönebiliriz. Deprem bölgelerine acilen çadır ve ısıtıcı gerekiyor. Ayrıca gıda yardımının da sürmesi gerek" (Twitter platformu @furkancerkes isimli hesaptan 16.02.2023 günü saat 20.28 de yapılan paylaşım)

            BabalaTV kendisi deprem yardımı toplamamıştı. Ancak sosyalmedya fenomenlerinden oluşturduğu bir grup ile vatandaşı yardım yapmaya çağırmış ve yardım etmek isteyenleri de haluk LEVENT ve Ahbap derneğine yönlendirmişti. Oğuzhan UĞUR ve BabalaTV si gelen saldırılar ve baskılar üzerine grubu dağıttı ve yardım toplanmasına yönelik çalışmalarını sonlandırdı. Buna rağmen Oğuzhan UĞUR Pelikan sırtlanlarının saldırısından kurtulmuş değil.

            Haluk LEVENT ilk günden itibaren toplanan yardımları Afad ve Kızılay üzerinden dağıtacağını açıklamasına, arama-kurtarma çalışmaları sırasında Milli Savunma Bakanı, Sağlık Bakanı gibi devletin üstdüzey yetkilileri ile yanyana fotoğraflar çekilmesine rağmen kendisini Pelikan saldırısından kurtaramadı. Pek çok kez bırakın şu yardım çalışmalarını tamamlayım ondan sonra ne isterseniz sorun. Faturaları da paylaşırım. Hem yurtiçi hem de uluslararası denetim firması hesapları inceleyecek dese de karşısındaki güruha laf anlatamadı. İsmi Hacı Yakışıklı ama kendisi çirkin olan şahıs gece yarısı paylaşım yapıp " Haluk Levent sana yarın sabaha kadar süre veriyorum faturaları paylaşman için" diyordu. Oysa devlet bile firmalardan kesilen faturaların ibrazı için faturaların kesildikleri ayı takip eden ayın 20'sine kadar süre veriyor kanunen...

           Depremde çuvallayan iktidar gündemi değiştirmek için pelikanları kullanırken iktidara yakın kişilerin yönettiği Kızılay'ın depremin 2 günü deposunda çadır tuttuğu ve depremzedelere göndermeyip Haluk Levent'in ahbap'ına depremzedelere gönderilmek için sattığı anlaşılıyordu. Geçmişte Ensar vakfı ile vergi kaçırılmasına aracılık edip komisyon alan Kızılay bu kez de elindeki çadırları depremzedelere göndermek yerine satıyordu. Kızılay'ın vukuatı bunlarla sınırlı kalmadı. Deprem döneminde konserve yiyecekleri sattığı da ortaya çıktı. Bu olaylar konuşulurken vergi kaçırılmasına birkez daha aracılık ettiği ortaya çıktı...

            Depremin üzerinden 1 ay geçtikten sonra bile hala dışarıda kalan ve çadır isteyen insanlar vardı. Avusturya'dan depremzedeler için gönderilen ve üzerine gps takılan bir çadır önce deprem bölgesine gitmiş bir kaç gün sonra da bölgeden ayrılmıştı. çadırdan enson sinyal Konya tarafından alınmıştı.

            Depremin üzerinden neredeyse 2 ay geçti. Hala kaldırılmayan enkazlar var. Dün enkazlardan birinde enkaz kaldırılırken enkazın içinden bir kişinin cesedi çıktı. Hükümet arama kurtarma çalışmaları tamamlanmadan enkazları kaldırmak için enkazlara iş makineleri sokma kararı aldı. Bunun üzerine İspanyol arama-kurtarma ekibi bunun katliam olduğunu beyan ederek ülkeden ayrıldı. Hükümet dinlemedi. Kaç kişinin naaşının enkazla birlikte kamyonlara yüklenip enkaz boşaltma alanlarına götürüldüğünü kimse bilmiyor. Uzunca bir süre kaldırılan enkazlarda iş makinelerine insan uzuvları takıldı. Ölü sayısı hernekadar 50 bin gösterilse de deprem sonrası 180 bin telefon hattı hiç bağlantı kurmamış, 300 bin kredi kartı hiç kullanılmamış. Enson Cumhurbaşkanı tayyip Erdoğan depremde 850 Bin vatandaşın uzuv kaybına uğradığını söyledi.

            Yaşanan deprem bize gösterdi ki AKP İktidarı hazırlıksızdı ve tüm kurumlarıyla sınıfta kaldı. Suçlarını örtbas etmek için de birşeyler yapmaya çalışan kişilere saldırmaya ve onları çalışmaz hale getirmeye çalıştılar. Depremzedeler mi? iktidar taifesinin umurunda bile değildi. Onlar için asıl olan iktidarda kalmaktı. Onların iktidarının devam etmesi için gerekirse herkes kurban edilebilir...  

            Vatandaş mı? varını yoğunu paylaşarak sınıfı birkez daha geçti...      

31 Mayıs 2022 Salı

Milli Takım- Hemşehricilik, Kabilecilik, Millet

 (Eylül 2021 de Bir yerel gazetede yayınlanmıştır)

            Futbol Milli Takımımız rezil bir haftayı geride bıraktı. Sıfır çekilen Avrupa Şampiyonasından sonra alınacak galibiyetlerle düzlüğe çıkılacağı düşünülürken önce kendi evimizde 2-0 öne geçtiğimiz maçta zayıf rakip Karadağ ile 2-2 berabere kaldık. Akabinde Avrupa’daki en zayıf takımlardan biri olan Cebelitarık’ı 3-0 yenerken bir hayli zorlandık. Salı akşamı da “kader maçı” olarak nitelendirdiğimiz maçta deplasmanda Hollanda’ya karşı 6-1 gibi tarihi bir hezimet yaşadık.

            Konumuz futbol ya da Milli Takım’ın maçları değil.

Oynanan her Milli Maç sonrası sosyalmedya üzerinde yoğun bir tartışma yaşanıyor. Yapılan bu tartışmalara dikkat eden oldu mu bilemiyorum. Başta twitter olmak üzere sosyalmedya üzerinden yapılan tartışmalara dikkat edenler apaçık bir gerçekle yüzyüze geleceklerdir.

Son bir hafta içerisinde Milli Takım’ın oynadığı maçlar sonrası yaşanan tartışmalara ve taraftar tepkilerine baktığımızda ilginç durumlarla karşılaşıyoruz.

Herşeyden önce teknik direktör Şenol Güneş üzerinden yapılan tartışmalar var. (Sözleşmesi feshedildi) Şenol Güneş’in Trabzonlu ve bir Trabzonspor efsanesi olması sebebiyle Milli Takım seçmelerinde Trabzonsporlu oyuncuları kayırdığı ve haketmedikleri halde Milli Takım kadrosuna alarak ısrarla oynattığı iddiasındalar bazı vatandaşlar. Daha önce Beşiktaş’ta çalışmasından dolayı Beşiktaşlı futbolcuları kolladığı da söyleniyor.  Fenerbahçe taraftarları başta kaleci Altay olmak üzere Fenerbahçeli futbolcuların oynatılmadığını iddia ediyor. Altay’ın en iyi kaleci Uğurcan’ın ise –onların tabiriyle- “ÇÖP” olduğunu söylüyorlar, yazıyorlar. Altay’ın oynadığı maçta bu kez aynı tavrı Trabzonspor taraftarı takınıyor. Galatasaraylı taraftarlar tüm milli takımın Galatasaray’da oynayan oyunculardan kurulması isteğini yansıtırken Beşiktaşlı taraftarlar Beşiktaş’ta oynayan futbolculardan kurulu bir Milli Takım arzu ediyor. Özellikle büyük(!) takım taraftarı diğer büyük(!) takımın futbolcularını Milli Takım forması altında sahada görmek istemiyor. Onları işe yaramaz ve çöp olarak nitelendiriyor. En ufak bir hatada ,verilen bir yanlış pasta tüm sorumluluğu diğer büyük takım oyuncularına   yüklüyor. Şöyle bir örnek vereyim. Karadağ maçının 90+7. dakikasında serbest vuruştan yenilen golle ilgili olarak Fenerbahçeliler faulü yapan Galatasaraylı defsans oyuncusunu ve barajın 4 yerine 3 kişiden oluşması sebebiyle diğer takım oyuncularını suçluyor ve Altay’ın golde bir hatası olmadığını iddia ediyorlar. Galatasaraylılar Galatasaraylı oyuncunun yaptığı faulden değil Altay’ın hatasından golün yenildiğini savunuyorlar. Trabzonsporlular kaleyi Uğurcan yerine Altay’ı teslim ettiği için Şenol Güneş’i kapattığı köşeden golü yediği için de Altay’ı suçlayıp Uğurcan’ın o golü yemeyeceğini iddia ediyorlar. Bu tartışma her futbolcu için yapılıyor. Diğer takım futbolcusuna sorumluluk yüklemekle kalmıyor hakaret ve küfrediyor. Kendi söylediğinin dışında bir şeyler söyleyenler ve kendi söylediğine itiraz edenler de hakaret ve küfürden nasibini alıyor.

Taraftarlar arasında öyle bir algı var ki aynı (Milli) Takım içinde aynı formayı giyen ama rakip dışında kendi aralarında mücadele eden takımlardan müteşekkil. Galatasaraylı taraftar Fenerbahçeli , Beşiktaşlı, Trabzonsporlu futbolcunun gol kaçırmasını, kötü oynamasını, hata yapmasını bekliyor. Bu beklenti diğer takım taraftarları içinde geçerli.

Milli Takım etrafında kenetlenmesi gereken taraftarlar Milli Takım yerine kendi takımları etrafında kenetlenmeyi tercih ediyor. Şenol Güneş’ten boşalan Milli Takım Teknik Direktörlüğü görevine Sergen YALÇIN’ın adının geçmesi bile Beşiktaşlı taraftarları çileden çıkartmaya yetiyor. Açıkça ve toplu halde “ Sergen Beşiktaş’tan ayrılmasın TFF Milli Takım’a başka bir hoca bulsun” diyorlar.

Anadolu’da hemşehricilik sosyolojik bir olgu olarak varlığını sürdürüyor. Bu olgu ufak değişikliklerle ülkenin batısından doğusuna doğru gittikçe artıyor. Özellikle taşradan gelenler başta İstanbul olmak üzere büyükşehirlerde hemşehri dernekleri/vakıfları etrafında toplanıyorlar. Özellikle Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden büyükşehirlere gelenlerde ve bürokraside hemşehricilik çok fazla bir yer işgal ediyor. Trabzonlular, Rizeliler, Gümüşhaneliler, Sivaslılar, Bayburtlular,  Malatyalılar… il dernek/vakıflarının dışında ilçe ilçe, köy köy kurdukları derneklerle memleket ve çıktıkları topluluklarla bağlantılarını devam ettiriyorlar.

Karadeniz Bölgesi dışında hemşehricilik olgusunun yoğun olduğu bölgelerde bir başka olgu daha sosyolojik alanı etkiliyor. Aşiretçilik-kabilecilik. İnsanlar aşiret-kabile yapılanmaları çevresinde toplanıyorlar ve kendilerini aşiretleri-kabileleri ile ifade ediyorlar. Sosyal ilişkilerini belirli oranda aşiret-kabile yapılanmaları  üzerinden dizayn ediyorlar.

Yine aynı bölgelerde sosyal ilişkileri düzenleyen bir diğer etken unsur cemaat - tarikat yapılanmaları. Aşiret yapılanmaları etnik bir temel üzerine inşa edilse de cemaat ve tarikat yapılanmaları dini temel üzerine kurgulanıyor. (İçiçe girdiği zamanlarda var)

Tüm bu yapılar etnik, dini , coğrafi birliktelikler oluştururken sosyal hayatta kendileri gibi oluşmuş diğer yapılarla ister istemez karşılaşıyor. Bir hemşehri derneği, bir aşiret, bir cemaat-tarikat sosyolojik alanda kendine alan açmak , üye sayısını -etki alanını büyütmek, siyasetten, ticaretten , bürokrasiden pay almak ve daha da büyümek için çaba gösterirken aynı sosyal alanda kendisi gibi hareket ederek büyümek isteyen başka bir yapıyla karşılaşıyor. Bu karşılaşma mücadeleyi de beraberinde getiriyor. Aralarında gizli bir çekişme ve mücadele başlıyor. Bu mücadele bir zaman sonra öyle bir noktaya geliyor ki artık diğer yapıyı düşman gibi görmeye başlıyorlar.

“Millet” sosyal yapıların en üst noktasıdır.  Milletleşme sürecine yaklaştıkça “Millet altı yapılar” olarak nitelendirilen bu yapıların sayısı azalır. Bu yapılardaki sayı arttıkça “Millet” mevhumundan uzaklaşılır. Bir zaman gelir ki farkında olmadan “millet içinde millet”ler oluşur. Aşiretin, cemaatin- tarikatın çıkarı bütünün (millet) çıkarının önüne geçer. Yapı içerisindeki kişiler çoğu zaman bunun farkına bile varmaz. Hatta bu yapıların başındaki kişiler , yöneticiler bunu istemeseler bile farkında olmadan yapılar o yöne doğru evrilir. Milletaltı yapılardaki artış , bölünmeyi ve kompartımanlaşmayı körükler. Bu artış ülke birliğini tehdit eder boyuta gelir uzun vadede. Aynı şekilde sayıdaki artış ve çekişme bürokraside liyakatsizliği artırdığı gibi enerjinin boşa harcanmasını da beraberinde getirir. Bu durum “millet olma sürecine” zarar verdiği gibi devleti de liyakatsız ellerde güçsüz bırakır.

20 yıllık AKP iktidarı döneminde bürokraside belirli şehirlerin , aşiretlerin-kabilelerin, tarikat ve cemaatlerin öne çıkması , liyakatın gözardı edilmesi bugün yaşadığımız sıkıntıların kaynaklarından biri, belki de birincisi.

Milli Takım üzerinden taraftarlar arasında yaşanan tartışmalar aslında toplumun millet altı yapılanmalara doğru evrildiğini ve Milletin çözüldüğünü gösteriyor. 40 yıl önce aynı tribünde yanyana maç izleyen insanlar bugün kamplaşmış durumda. 20 yıl önce herkesin bir tek milli takımı varken bugün Galatasaraylının kendi milli takımı , Fenerbahçelinin kendi milli takımı var neredeyse. Bu durum Beşiktaşlılar ve Trabzonsporlular içinde geçerli.

AKP politikaları millet altı yapıları önplana çıkartarak milleti çözüyor. AKP’nin sosyolojik anlamdaki millet kavramı ile sıkıntısı var. Bunu hepimiz biliyoruz. Peki her alanda AKP politikalarını destekleyen “Milliyetçi” MHP/BBP’nin milletin çözülmesinden muradı nedir? Millet altı yapılar yoluyla oluşturulan bu çözülmeyi görmüyorlar mı? Yoksa “Millet” diye bir kaygıları mı yok? En önemlisi siyaseten bile olsa kendileri gibi düşünmeyen milletin yarısını zillet-illet , vatanhaini… ilan edip ötekileştirerek milleti bir arada nasıl tutmayı düşünüyorlar?

9 Ağustos 2021 Pazartesi

THK-AKP Sarmalında Yanan Ülke

 

        Türkiye 12 gündür orman yangınlarıyla boğuşuyor. Bu yazının yazıldığı saatlerde Muğla ve Aydın'da yangınlar devam ediyordu. Bu dönemde sadece Antalya'da (Manavgat, Alanya, Gündoğmuş vs...) yanan orman alanının 110 Bin futbol sahası büyüklüğünde olduğu söyleniyor. Son 12 günde yanan toplam alan Yalova'nın yüzölçümüne denk neredeyse.

        ...


        Türkiye'de uzun yıllardır orman yangınlarında Türk Hava Kurumu'(THK)nun yangın söndürme uçakları kullanılıyordu. Son 3 senedir orman yangınlarında uçakları kullanılmıyor. Orman Bakanlığı dışardan kiralama yöntemiyle orman yangınlarını söndürtüyor. Aslında orman yangını söndürme işi bir anlamda "özelleştirilmiş".

        ...


        THK Atatürk tarafından kurulmuş bir yapı. Hernekadar isminda "kurum" lafzı geçse de nihayetinde bir dernek. Bu derneğin yönetimi her dönemde sisteme doğal olarak da CHP'ye yakın kişilerden oluşmuş. 1980 ihtilalinden sonra kurban derisi toplama yetkisi münhasıran bu derneğe verilmişti. Uzun yıllar biraz da "zorla" vatandaşın kurban derilerini topladılar. Topladıkları kurban derilerinin yaklaşık yarısını diğer kamuya yararlı vakıf ve derneklerle paylaştılarsa da yine de önemli bir miktar (1983 de masraflar düştükten sonra gelirin %55'i , 1987'den sonra tüm gelirin %40'ı kuruma kalıyordu) gelir elde ettiler. Bu paraların nerelere harcandığı bilinmiyor. Bilinen yöneticilerin derneği "çiftlik" gibi kullanmaları. Sınırsız ve gereksiz harcamalar, kadroların şişirilmesi vs... Kimsenin hesap sormaması, kaynakların hunharca harcanmasına sebep olmuş.

        THK yönetenler düzenin hep bu şekilde devam edeceğini düşünmüş ancak 2002 de AKP'nin iktidara gelmesi ile düzenler bozulmaya başlamış. Önce THK'nin münhasıran yetkili olduğu kurban derisi toplama işi başka vakıf ve derneklere de yetki verilmesi ile budanmış. Gelir ciddi oranda düşmüş. Hesapsız harcamalar, har vurup harman savurmalar kurumu borca sokmuş. 2018 de Balyoz Davası sanıklarından  Ahmet Bertan Nogaylaroğlu'nun başkan seçilmesi ile film kopmuş.

        Hesapsız harcamalar, kadro şişirmeleri, yüksek maaşlar devam etmiş. Bir anlamda derneğin içi boşaltılmaya başlanmış. Bugün "Akp Atatürk'ün kurduğu kurumu yok ediyor" şeklinde yaygara koparanlar tüm olanları seyretmiş. Yapılanlara ses çıkarmamış.

        ...


        2018'de Nogaylaroğlu yönetimindeki THK yıllarca tek başına ihaleye girdikleri yangın söndürme ihalesine yine girmiş ama bir önceki yıla göre ciddi fiyat artırarak. Ülkede THK dışında yangın söndürme uçağına sahip bir kurum ya da tüzel kişinin olmaması, bu işi yapacak başkaca tecrübeli bir yapının bulunmaması sebebiyle bir önceki yıla göre fiyat arttırmışlar. Bir anlamda bu konuda tekel olduklarından Orman Bakanlığının onların istediğini vermek zorunda olduğunu düşünerek şantaj yapmak istemişler. Bunda kurumun gelirlerinin azalması, şişirilmiş kadrolar , ballı maaşlar ve hesapsız harcamalarla masrafların(!) artması etkili olabilir.

        ...


        THK'nun bu tavrı ve fiyat arttırması THK'ndan hazetmeyen AKP iktidarınıneline koz vermiş. THK'nun fiyat artışını bahane göstererek yangın söndürme işini bu işle alakası ve gerekli ekipmanı olmayan (yandaş) bir firmaya vermiş. Bu firma Rusya'dan yangın söndürme uçağı ve helikopter kiralayarak bir filo oluşturmuş. Birim saati 15.000 $ a kiraladığı hava araçlarını birim saati 30.000 $'a Orman Bakanlığına fatura ederek ciddi paralar kazanmaya başlamış. 

        THK'nun ihalelere girmesi ve yandaş firmalardan daha düşük fiyatlar vermesi kafalarda soru işaretleri oluşturmaya başlamış olacak ki Orman Bakanlığı bir ihale şartnamesi yaparak  5000 litrenin altında su taşıyan yangın söndürme uçağının kullanılmasına izin vermemiş. Uçakları 4.900 lt su taşıyan THK ihalelere bile giremez olmuş.

        Blöfü elinde patlayan ve ciddi bir gelirden olan THK yönetimi ciddi oranda borçlanmış ve kuruma Kayyum atanmasına sebep olmuş. AKP bu fırsatı kaçırmamış ve kayyum olarak kurumun başına eski bir AKP milletvekilini atamış.

        Kayyum ne yapmış? Uçakların bakımını yaptırmamış, uçakları (Canadairs cl 215 ki her birinin fiyatı 3.5-4 milyon $ civarında) bir köşeye çektirip çürümeye bırakmış. Teknisyenleri ve pilotları işten çıkarmış. 11 adet (daha az su taşıyan ancak daha atik ve manevra kabiliyeti yüksek) uçakların icra yoluyla satışına engel olmamış. Bazı gayrimenkulleri satışa çıkarmış. Sizin anlayacağınız kayyumdan ziyade "tasfiye memurluğu" yapmış. Manavgat yangını sırasında THK uçaklarının gündeme gelmesi üzerine spikerin "uçaklara niçin bakım yaptırmadınız?" sorusuna "Ben THK'nın değil kayyum heyetinin başkanıyım" demek suretiyle kurumu tasfiye etmek üzere atandığını itiraf etmiş.

        Tüm bunlar olurken Orman Bakanlığı ne yapmış?

        Bakanlık yangın söndürme işini kifayetsiz bir yandaşa ihale ettikten sonra oturmuş ve bizlerin seyrettiği gibi seyretmiş. Fahiş fiyatlarla yandaşa para kazandırmış. 2021 yılı için 3 uçak kiralamış yandaş firma üzerinden. 152 günlük yangın sezonu için 3 uçağa 203 Milyon TL para ödüyoruz. (THK yangın söndürme ihalelerini  yıllık yaklaşık 13-14 milyon $ civarında bedellerle almış. 2018 deki fahiş fiyat istediği dönemde de yine 13-14 milyon $ civarında bir para talep etmiş ancak kurdaki artış sebebiyle TL bazında fahiş fiyat sözkonusu olabilir) Bu rakam bugünkü kur ile (1$=8,64 TL) 23.5 Milyon $. Yani Orman Bakanlığı fahiş olduğu gerekçesiyle THK'dan uçak kiralamazken daha az sayıdaki uçağı daha fazla fiyatla kiralamış.

        Bakanlık kadrosuz çalıştırdığı orman işçilerini de işe almada gecikmiş. Manavgat, Milas, Muğla, Marmaris... yangınları devam ederken orman işçisi alımı için çalışma başlattı.

        Envanterinde yangın uçağı ve yangın helikopteri olmayan , yeterli orman işçisi bulunmayan Orman Bakanlığı bunları tedarik etmek yerine makam aracı olarak kullanılmak üzere herbiri 2,156 milyon TL'ye 26 tane Toyota Jeep alıp Orman Bölge Müdürlerine itibar katmış. Yine bu dönemde yangın gözetlemek için alınan bir adet jet ve iki adet helikopter Orman Bakanı'nın kullanımına tahsis edilerek makam aracı yapmış.

        Orman Bakanlığı 2021 yılı bütçesi 4.2 milyar TL.  Bakanlık 2021 yılında yangın helikopteri almaya karar vermiş ve bu amaçla bütçede 1000 TL (yazıyla yalnız bin TL) lik ödenek ayırmış. Bakanlıktaki yangına karşı ciddiyete bakar mısınız?

        Manavgat'ta yangın başladığında Bakanlığın emrinde Rusya'dan kiralanan 3 adet yangın söndürme uçağı vardı. 30 Temmuz'da bu uçaklardan biri arızalanarak Adana'ya inmek zorunda kaldı ve bir daha havalanıp çalışmalara katılamadı. 2 Ağustos'ta bir başka uçak daha arızalandı ve o da Antalya havaalanına indi. Hırvatistan'dan yardıma gelen uçak Türkiye'ye ulaştığında yangınla mücadele eden tek bir uçak vardı. Bu manada uçak sayısının yetersiz olduğu apaçık ortadadır. AKP kafası uçak sayısının yetersizliği anlaşılmasın diye bu dönemde eldeki tek uçağı değişik yangınlara müdahale ettirerek kullanmadıysa bende bir şey bilmiyorum demektir. 

        ...

    

        Hırvatistan ve İspanyol uçaklarının yangına müdahalesi ile AKP taifesinin THK uçaklarının ağır ve hantal olduğu , kullanışsız olduğu vs. iddiaları güme gitti. Hırvat uçağı müdahale ettiği daha ilk 40 dakikada yangına 6 sefer su bırakarak AKP'nin uçakların saatte ancak 2 defa su bıraktığı başta olmak üzere tüm savunma paradigmalarını yerle bir etti. Geçmiş yıllardan da biliyoruz ki AKP taifesi yalan söylemekten, yanlış bilgi vermekten asla çekinmez. 

        Yangınların devam ettiği dönemde de yalan söylemekten çekinmediler. Yetersizlikleri ortaya çıkmasın diye yandaş medyaya haber yaptırmadıkları gibi haber yapan kanallara da RTÜK'ü kullanarak sansür uygulamaya kalktılar. Gönüllülerin yangın mahalline girmemelerine ilişkin kararları da gönüllülerin sosyalmedya paylaşımlarını engellemek yani sansür amaçlıydı.

        ...


        Yangınlar azalsa da halen devam ediyor. Sonradan kiralanan ve yardım amacıyla gelen uçaklarla 20 (-2=18) uçakla söndürme çalışmaları devam ediyor. Orman Bakanlığı gerekli tedbirleri almış ve yangın başladığında elinde 10 tane faal uçak olmuş olsa yangınlar bu kadar büyümez ve çok daha çabuk söndürülürdü. Yangın sonrası ne kadar alanın yandığı , kaç köyün ateşlerin içinde kalıp kül olduğu, ne kadar küçükbaş ve büyükbaş hayvanın telef olduğu bilinmiyor. Çünkü iktidar tarafından açıklanmıyor. 

        THK uçakları kullanılır kullanılmaz bu ayrı bir tartışma konusu ama Orman Bakanlığı üzerine düşeni yapmamış ve ülkenin yanmasına göz yummuştur. Burada yangını kimin çıkardığının bir önemi yoktur. PKK geçmişte orman yakmıştır. Bu yangınları (ki Manavgat yangınını çıkardıkları gerekçesiyle 12 ve 16 yaşında 2 çocuk tutuklanmıştır.) PKK çıkarmış olabilir mi? olabilir. Yarın yine çıkartabilir. PKK olmaz Işid çıkartır, MLKP çıkartır, El Kaide çıkartır... kim çıkartırsa çıkartsın Orman Bakanlığı yangına karşı hazır olmak ve bu yangınları söndürmekle yükümlüdür. Orman varlığını korumak ve miktarını artırmak Orman Bakanlığının varlık sebebidir. Bu sebeple Orman Bakanı ve AKP sorumludur. AKP'nin bir sorumluluğu da THK'nu denetim görevini yerine getirmemesidir.

        ...

        Görüleceği üzere AKP ile THK (yönetimi üzerinden CHP zihniyeti) nin it dalaşı ülke için telafisi imkansız sonuçlar doğurmuştur. Devleti zaafiyete uğratmış , yaklaşık 36 bin kişinin evinden ayrılmasına sebep olmuştur.  

17 Haziran 2021 Perşembe

Mafya Babasından Ahlak Dersleri

Avrupa Birliği bünyesinde yapılan bir araştırmaya göre Türkiye'de görsel ve yazılı basının %95'i "doğrudan ya da dolaylı" İktidarın kontrolünde. Kalan çok az basın-yayın organıysa başta CHP olmak üzere muhalif partilerin kontrolünde. sizin anlayacağınız "bağımsız" basın-yayın kuruluşu yok. 


Mafya babası Sedat PEKER 45 gündür başta İçişleri Bakanı Süleyman SOYLU olmak üzere bir kısım bürokrat ve gazeteciye yönelik iddiaların yeraldığı videolar yayınlayıp şahsi twitter hesabından paylaşımlar yapıyor. Yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre halkın %25'i Sedat PEKER'in paylaşışlarından ve iddialarından habersiz. 


Yine ORC isimli araştırma şirketinin 16 Haziran 2021'de yayınladığı bir anket çalışmasında vatandaşa "Kanal İstanbul nedir?" sorusu yöneltilmiş. İktidarın ilk kez 10 yıl önce telaffuz ettiği, ara ara gündeme getirdiği ancak son 3 yılda sürekli gündemde tutup "inadına yapacağını" belirttiği ve önümüzdeki haftasonu (26 Haziran 2021)temelinin atılması beklenen iktidarın deyimiyle "Çılgın Proje" olan Kanal İstanbul hakkında çalışmaya katılanların %47,8 i "Bilmiyorum" cevabını vermiş. %24,2 si İstanbul Boğazı Su Yolu Projesi demiş. %15,4'ü Kanal İstanbul'un "Tv Kanalı" olduğunu belirtirken sadece %12'si "Gemi Geçişi İçin Yol" diyerek doğru cevabı vermiş.

...


 Hitler'in propaganda bakanı Joseph GOEBBELS "Bana Vicdansız bir medya verin size bilinçsiz bir halk sunayım" diyordu. Onun çalışmaları sonunda Ruslar Berlin'e girdiğinde Alman Halkı Moskova'yı fethetmek üzere olduklarını sanıyordu. Aynı durum bugün Türkiye'de de yaşanıyor. GOEBBELS yok ama onun işini Fahrettin ALTUN ve havuz medyası yapıyor. Görsel ve yazılı medyanın %95'i kontrol altında. Kontrol altında olmayan tek yer "sosyalmedya". Görsel ve yazılı medyada yaptıkları dezenformasyonu besledikleri trol ordusu ile başta twitter olmak üzere sosyalmedyada da yapıyorlar. Hatta çoğu zaman bizzat kendileri de trolleşiyor.


 Sedat PEKER herhafta YouTube kanalından yayınladığı bir video ile vakıf olduğu pisliklerden buğleler sunuyor. Ancak Sedat PEKER'in iddialarına ilişkin iktidarın kontrolündeki basın-yayın organlarında haber yok. Süleyman SOYLU dışında iktidar kanadından bu iddialara yönelik tepki veren de yok. Tepki verilirse iddiaların alenileşmesi sözkonusu olacak oysa haber yapılmazsa bir süre sonra olay unutulup gidecek. 


...


Sedat PEKER'in açıklamalarından sonra kendini aklamak için önce TRT1 kanalında yayına çıktı. Çanak sorulara verdiği cevaplar kimseyi tatmin etmeyince bu kez HaberTurk kanalında canlı yayına çıktı. 3 saatlik programın ilk 1,5 saatlik kısmında soru sorulmasına müsaade etmeden monolog yaptı. Son bölümde soru aldı ama o bölümde de istediği soruya cevap verdi istemediğine cevap vermemden geçti. 2-3 kez tekrarlanan soruları duymazdan geldi. 


Programda soru soranlardan biri de bağımsız gazeteci görünümündeki HaberTürk angkermanı Veyis ATEŞ'ti. Veyis ATEŞ programda dişe dokunacak bir soru sormadı. hatta neredeyse hiç soru sormadı. Oysa Habertürk bağımsız(!) bir kanaldı ve Veyis ATEŞ de bağımsız kanalın bağımsız gazetecisiydi(!) 


Tüm Türkiye gibi biz de Veyis ATEŞ'in niçin doğru dürüst soru sormadığını düşünürken yine bir Sedat PEKER paylaşımı sebebi ortaya koydu. Sedat PEKER Süleyman SOYLU ve onunla birlikte hareket eden Mehmet AĞAR, Korkut EKEN gibi kişilerin Sezgin Baran KORKMAZ isimli bir iş adamına çöktüğünü , Veyis ATEŞ'in de Sezgin Baran KORKMAZ'dan 10 Milyon Euro para istediğini ve bu konuşmanın bir ses kaydı olduğunu açıkladı. Gazeteci(!) Sevilay YILMAN bu ses kaydının varlığını ve Veyis ATEŞ'in Sezgin Baran KORKMAZ'dan 10 Milyon Euro istediğini köşe yazısı ile teyit etti. Akabinde Sezgin Baran KORKMAZ bir açıklama yaparak olayın doğru olduğunu ve Veyis ATEŞ'in bir "klik" adına kendisinden 10 milyon Euro istediğini söyledi. Bu klik kimlerden oluşuyor? Süleyman SOYLU, Mehmet AĞAR, Korkut EKEN...? 


...


Veyis ATEŞ gerçekte İlahiyat Fakültesi mezunu. Özel bir kolejde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yaparken bir yolunu bulmuş ve HaberTürk Tv'nin anahaber bülteni spikeri olmuş. O yol Süleyman SOYLU'dan geçmiş olabilir mi? Ya da aynı klik her ikisine de aynı dönemde yol vermiş olabilir mi? 


Süleyman SOYLU AKP'ye katılmadan öncce yakın çalışma arkadaşları ve çevresi ile "Perşembe Toplantıları" adı altında toplantılar gerçekleştiriyordu. AKP'ye katılmadan önceki Conrad otelde yapılan son "Perşembe Toplanrtısı"nda Veyis ATEŞ de salondaydı. 


Bu olay patladıktan sonra sosyalmedyada Veyis ATEŞ'in yazlık villasının fotoları paylaşıldı. Villanın değeri yaklaşık 3 milyon TL. 2014 yılına kadar bir özel kolejde Din Kültürü Öğretmenliği yapan biri 6 yıllık bir sürede 3 milyon TL lik yazlık villaya nasıl sahip olur? Üstelik Sezgin Baran KORKMAZ'ın otelinde geceliği 100 Bin TLlik odalarda tatiller yaparak bu parayı nasıl biriktirir? 


...


Konu Sezgin Baran KORKMAZ'dan açılmışken hemen belirtelim. Sosyalmedyada başta Ahmet Hakan olmak üzere 12 gazetecinin Sezgin Baran KORKMAZ tarafından maaşa bağlandığı iddiaları dolaşıyor. Olayın üzerinden yaklaşık 48 saat geçti ama Ahmet Hakan henüz bir açıklama yapmadı. 


...


Sedat PEKER açıklamalara devam edecek mi bilinmez ancak şuana kadar yayınladığı 9 video ve twitter hesabından yaptığı paylaşımlarda anlattığı olaylar bu ülke bitmiş dedirtecek cinsten. Kendisinin sütten çıkış ak kaşık olmadığını biliyoruz ancak AKP yetkililerinin ve trollerinin Sedat PEKER'i suçlayan , aşağılayan açıklama ve paylaşımları ciddiye alınacak gibi değil. 


Geçmişte Sedat PEKER'le iş tutmuş , partileri için miting yaptırmış , propaganda amacıyla kahve paketi hazırlattırmış , muhalefeti kan banyosu yaptırmakla tehdit ettirmiş insanların muhalefeti "mafya babasından medet ummakla" suçlaması ahlaksızlık. Aynı ahlaksızlığı Fetö ile iş tutup sonrasında eleştiren , doğruyu söyleyen herkesi fetöcülükle suçlayarak da yapmışlardı. 


...


AKP 2017 referandumu öncesi propaganda amacıyla kahve dağıtmıştı. O kahveleri Sedat PEKER tedarik edip AKP teşkilatlarına vermiş ve hala parasını alamamış. 


Adamlar mafya babasının bile parasına çökmüş. 


Ve 


O mafya babasının "ahlak" dersi verdiği bir güruh bu ülkeyi yönetiyor. Mafya babası bile bu güruhtan daha ahlaklı görünüyor. Daha önce "İslamcı Ahlakı" başlığı ile bu güruhun ahlak ve din anlayışını anlatmıştık. 


Korkarım ki bu ülke ile işleri bittiğinde fakir bir millet kalacak ortada...

5 Eylül 2020 Cumartesi

Tarikattan Hanedana

Uşşaki Tarikatı diye bir tarikat varmış. İsmini yeni duydum (Benim eksikliğimdir). Bu tarikatın Lideri müridinin 12 yaşındaki kızına cinsel saldırıda bulunmuş. Olay sonrası tutuklandı.
Bu dönemde medyaya düşen ses kaydına göre kendisine "mehdi" diyor. Yine "bana bir şey olursa bu tarikat biter" cümlesi de kendisine ait. Bir ara tacizde bulunduğu kızın babasına "Beni öldürüp mehdi sen ol" diye takılıyor. Kızın babası ile konuşurken takındığı tavır, yer yer gülme, olayı basitleştirme insana "yuh" dedirtecek cinsten. Babanın tavrının da "şeyhinden aşağı kalır" yanı yok.
Olayla ilgili tüm haberlere yayın yasağı getirildi.
Bu tür hadiselerde "yayın yasağı" getirilmesinin olayın iğrençliğinin kamudan gizlenmesi "masumiyet karinesi" gibi hukuk kurallarının gözönünde bulundurulması vs. ile alakası yok. Konu tamamen iktidarı korumakla alakalı.
iktidar ne alaka diyenlerin Hacı Bayram Veli Camii çevre düzenlemesi ve kitapçılar çarşısı açılışında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte kimlerin açılış kurdelasını kestiğine bir bakmalarını tavsiye ederiz. Adam devletin protokolüne girmiş Cumhurbaşkanı ile birlikte kurdela kesiyor. Dönemin Bakanları Emrullah İşler ve Yalçın Akdoğan'ın arasında protokolde oturuyor. İ. Melih Gökçek ve Ahmet Misbah Demircan ile sohbet ediyor.... Olayın medyada yeralması bu görüntülerin de gündeme gelmesi demek. Sapık herifin medyaya düşen telefon görüşmesinde mağdure çocuğun babasına dediği gibi "kafirlere laf düşürmemek" lazım. Mevzuu bu aslında...
Bu olaylar yaşanırken sosyalmedyda bir yorum dikkatimi çekti. Paylaşım yapan kişi bu tür tarikatların ve sahte şeyhlerin ortaya çıkmasının nedenini 1924-1945 yılları arasındaki izlenen politikalara bağladı. Bu dönemde "dini alanlar daraltıldı, kadim tasavvuf ve tarikatları yasaklarken gayrisahih , hüdayinabit, silsilesi olmayan tarikat ve cemaatlere yol verildi" diyerek bugünkü bozukluğu da o cumhuriyetin kuruluş döneminde izlenen politikalara bağlıyordu.
Muhafazakar kesimde her olumsuzluğu Cumhuriyetin kuruluş dönemine ve CHP'ye atfetme hastalığı var. Bu düşüncede bunun yansımasından başka birşey değil.
Evet Cumhuriyetin kuruluş dönemi dini alanı daraltmıştır. Eyvallah da ortada o dönemde de sağlıklı bir dine alan yoktur ki. Silsilesi olan kadim tarikatlar dediği tarikatların neredeyse tamamında tarikat silsilesi "hanedan silsilesine" dönüşmüştür. Tarikatlar şeyhliğin babadan oğula, kardeşten kardeşe geçtiği yapılara dönüş. Halen öyle devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda bu konuda birkaç paylaşım yapmıştım diye hatırlıyorum. Teferruata girmeden kısaca tekrarlayayım.
Bayramoğlu ve Koç aileleri aile kökenlerini Hacı Bayram-ı Veli'ye bağlarlar. Bununla ilgili silsile bile yayınlamışlardır. Yine Abdullah Gül kendisini Şeyh Tennuri efendiye bağlayan bir soykütüğü paylaşmıştı. Her iki silsile de hatalıdır. Bayramoğlu-Koç Ailelerinin silsilesini Murat Bardakçı da bir yazısında kullandı. Silsiledeki hataları içeren bir yazı gönderdim ama bu konuda susmayı tercih etti. Bunun üzerine bu blokta 2 yazı yayınladım. Yazılar halen blokta yeralmaktadır.
Diğer yandan özellikle 18 ve 19.yüzyıllarda tarikatlara oldukça fazla sızma oldu. Başta sabetaistler olmak üzere pek çok dönme yapı bu tarikatlara nüfuz etti. Örnek mi? Selanik Mevlevi Şeyhi (Karakaş) İshak Dede ki aynı zamanda "Ogan" (Sabetaist dini lider) da olan bu kişi Sabetaizm ile Mevlevilik ritüellerini birlikte yaptırıyordu. Mübadele sonrası İzmir tarafına yerleşti orada şeyhliğe devam etti. Yine Selanikli Esad Dede. Kendisi Sabetaist Bezmen ailesine mensuptu ve dönemin Uşşaki Tarikatı şeyhine de Fatih medresesinde dersler vermişti.
Karakaşlar ağırlıklı olarak Mevlevilik'e meylederken Kapancılar Bektaşilik'e giriyordu. Her iki grup Üsküdar'daki Aziz Mahmut Hüdayi dergahına inşa aşamasında maddi destek veriyordu. Bir kısım Sabetaist Niyazi Mısri'den dolayı Melamilik'e intisap ediyordu. Sabetay Sevi ile Niyazi Mısri aynı dönemde yaşamışlar ve Sabetay Sevi'nin Edirne'de yargılandığı dönemde bir süre başbaşa sohbetler etmişlerdi. Batıda Sabetaistlerin yaptığı tarikata sızma işini doğuda Ermeni, Stavri, kromni, Rum, Pakraduni... dönmeler yapıyordu. Bu sebeple neredeyse tarikatların tamamı mecraından çıkmıştı. Cumhuriyet kurulurken ve tek parti döneminde 1 tarikat hariç tarikatlar yasaklanırken tarikat mensuplarının devlet içinde görev almalarına ses çıkarılmamıştı. 1924-1945 yılları arasında genelkurmay başkanlığı yapmış Fevzi Çakmak Arusi Tarikatına mensuptu. O dönemin Milli Eğitim Bakanı olan ve Serdengeçti'nin "Yüksek Vekaletin Alçak Vekiline" şeklinde hitabetine mazhar olan(!) Hasan Ali Yücel bir Mevlevi Şeyhiydi. Cumhuriyeti kuran bürokrasi kadrosunda pek çok tarikat şeyhi ve mürid yeralmıştı.
Tüm tarikatlar yasaklanırken dokunulmayan tek tarikat Kenan Rıfai ismini kullanan "Papyonlu Şeyh" Kenan Büyükaksoy'un 2.devre Rıfailik tarikatıydı. Tarikatların kapatılmasını "Hakk'ın Tasarrufu" olarak nitelendiren Selanik doğumlu dönme ve mason Kenan Rıfai'nin tarikatına ve dergahına dokunulmadı. Onun dergahından çıkan ve kadın şeyhler Nazlı hanım, Semiha Cemal, Semiha Ayverdi, Meşkûre Sargut ve Cemalnur Sargut üzerinden yürüyen tarikat bugün TRT de program yapmaktadır. TRT'ye çıkmaları AKP iktidarının ortalarına rastlar.
1924-1945 yılları arasındaki durumla ilgili paylaşımın bir kısmı doğru, bir kısmı eksik ve bir kısmı da hatalıdır. Tarikat kavramı bugün itibarıyla dinden ziyade sosyolojik bir olgudur ve kadim dönemlerden kalan tarikat kavramından kopmuştur. Geçmişteki tarikatlarla bugünkü tarikatlar arsında isim benzerliğinden başka bir ortak payda görünmüyor. Geçmişe bakıp bugünkü tarikatları savunmak pek mümkün değil. Yanmaz kefen , kaymaz nalın pazarlayan Cübbeli Ahmet'in Nakşıbendi Tarikatı(!)na kim Şah-ı Nakşıbendi'nin kurduğu tarikat diyebilir?

14 Temmuz 2020 Salı

Ayasofya : Kimin Zaferi ?

          Danıştay Ayasofya'nın "müzeye dönüştürülmesine dair 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti." Akabinde Cumhurbaşkanı bir Kararname yayınlayarak Ayasofya'nın Cami olarak kullanılması amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığına devretti.

          Bu olayın görünen yüzü. Bir de görünmeyen yüzü var.

          Bu konu hakkında daha önce 10.06.2020 tarihinde “Ayasofya Üzerinden Mağduriyet Kasmak” isimli bir yazı yayınlamıştım. O yazıya ek olarak devam edelim.

          İtiraf edelim ki AKP yönetimi “Kazan ya da Kazan” üzerine tek ihtimalli bir sistem kurmuş. Biz ihtimal olarak Danıştay’ın önceki kararları istikametinde hüküm vereceğini ve AKP’nin buradan bir “mağduriyet” devşireceğini düşünerek yazıyı kaleme almıştık. AKP Yönetimi Mağduriyet devşirmek yerine –Danıştay 10.Dairesinin kararına da bağlı olarak- “Zafer Devşirdi.” AKP ,Danıştay’ın vereceği her karardan menfaat temin edeceği bir pozisyon almıştı. Burada ilginç olan Danıştay 10. Dairesinin Dava Daireleri Genel Kurulu Kararına rağmen görüş değiştirmiş olması. (Mevcut karar hoşumuza gitse de hukuki anlamda hukuk dışına çıkılmasını ve hukuk güvenliğinin yok edildiğini gösteren bir karar)

            Geçen yazımızda da belirtmiştik. Davayı Açan Sürekli Vakıflar, Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği.

           Davalı Kim?

           Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı. (2018 deki Kanun değişikliği öncesi TC Başbakanlığı) yani Cumhurbaşkanlığını temsilen Recep Tayyip Erdoğan. 

 

          10.06.2020 tarihli  yazımızda aynı Dernekçe, aynı amaçla, aynı Danıştay'ın , aynı dairesinde aynı kuruma (2018 e kadar Başbakanlık 2018 sonrası Cumhurbaşkanlığı) karşı davanın açıldığını ve davanın 2008 yılında reddedildiğini anlatmıştık.

          2008 yılında kendisine karşı dava açılan ve Danıştay'dan "Davanın Reddedilmesini isteyen ve davayı reddettiren kim? Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan. R. Tayyip Erdoğan'ın isteği ile reddedilen dava 2012 yılında Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulunca Onanarak kesinleşiyor.

          Sürekli Vakıflar , Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği Tayyip Erdoğan'a karşı kaybettiği davadan sonra yılmıyor ve 31.08. 2016 tarihinde AKP 'nin iktidar olduğu ve başında başbakan olarak Binali Yıldırım'ın bulunduğu Başbakanlık'tan "Ayasofya'nın Cami olarak ibadete açılmasını" istiyor. Başbakanlık kendisine bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığıyla 19.10.2016 tarih ve 27882 sayılı yazıyla bu talebi reddetti.  


          Bu ret kararı üzerine Dernek Danıştay 10.Dairesinde  Binali Yıldırım'ın başında oturduğu Başbakanlık'a karşı davayı açtı.

(Karardan) DAVALI İDARENİN SAVUNMASI: "Davalı (Kapatılan) Başbakanlık tarafından, 1934 yılında yürürlüğe konulan Bakanlar Kurulu Kararına karşı yıllar sonra dava açılamayacağı, davanın süresinde olmadığı; davacının Başbakanlığa ve diğer kurumlara Ayasofya ile ilgili olarak zaman zaman başvurularda bulunduğu, davaya esas başvuru içeriğinin bir öncekinden farksız olduğu, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının iptali hususunda muhtelif davalar açıldığı, yine aynı işleme karşı davacı tarafından daha önce açılan davanın reddedildiği ve bu kararın kesinleştiği, işlem hakkında kesin hüküm bulunduğu; Ayasofya Camii'nin 1470 tarihli Mehmed Han-ı Sanî Bin Murad Han-ı Sanî Vakfı vakfiyesinden olup tapunun 57 pafta, 57 ada, 7 parselinde “türbe, akaret, muvakkithane ve medreseyi müştemil Ayasofya’yı Kebir Camii Şerifi” olarak kayıtlı olduğu, sözkonusu Vakfın tüzel kişiliğe sahip bir mazbut vakıf olduğu ve Vakıflar Genel Müdürlüğünce temsil ve idare edildiği; Devlet idaresinin en yüksek karar organı olan Bakanlar Kurulunun idare alanında genel karar organı olduğu, Anayasa ve kanunlarla kendisine ayrıca ve açıkça yetki verilmemiş olsa bile, idare alanında “kanuna dayanmak” ve “Anayasaya ve kanunlara aykırı olmamak” şartıyla istediği her işlemi yapmak konusunda yetkili olduğu; Ayasofya’nın tahsis ve kullanım şeklinin değiştirilmesinin yürütmenin takdirinde olduğu, ulusal ve uluslararası koşullar ile içhukukumuz çerçevesinde Bakanlar Kurulunca bu konuda her zaman karar alınabileceği, Bakanlar Kurulu Kararında yer alan imzaların sahte olduğu iddiasının gerçeği yansıtmadığı öne sürülerek, davanın reddi gerektiği savunulmaktadır." şeklinde Davanın Reddini isteyen bir savunma yapıldı.   


          Bu savunmaya Başbakanlık kaldırılıp davalı koltuğuna Cumhurbaşkanlığı (Cumhurbaşkanı yani R. Tayyip Erdoğan) oturtulduğu zaman da aynen devam edildi. Sonuçta davanın kabulüne karar verildi.

          Davanın kazananı kim? Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği.

          Davayı Kaybeden Kim? Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı.

          ...

          Ayasofya'yı ibadete R. Tayyip Erdoğan açtırmışsa;

1- 2002 yılında başlayıp 2008 yılında Ret ile biten davayı başbakan olarak niçin reddettirdi?

2- Derneğin 2016 yılında "Ayasofya camii olarak ibadete açılsın" talebini AKP hükümeti niçin reddeti ve olayı yargı sürecine taşıdı.

3- Dernek 2016 yılında dava açtığında Başbakanlık niçin "Davayı Kabul" etmedi?

4- AKP Hükümeti ve Partili Cumhurbaşkanı mahkemeden niçin "Davanın Reddine karar verilmesini istedi"? ve 4 yıl boyunca aynı savunmayı yaptı?

5- Ayasofya'yı ibadete , 2002 yılından beri başvuru yapıp davalar açarak hukuki süreç kovalayan ve sonunda davayı kazanan Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği mi açtırdı? yoksa derneğin başvurularını reddedip, davanın Reddi yönünde savunma yapan ve davayı kaybeden AKP hükümeti ve partili Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan mı açtırdı?

6- Dava süreci bir yana Ayasofya'nın Müzeye dönüştürülmesine ilişkin tesis edilen Bakanlar Kurulu Kararını İdari İşlemin özelliğinden yola çıkarak AKP'nin iktidara geldiği Kasım 2002 den Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildiği 2018 yılına kadar alınacak bir Bakanlar Kurulu Kararı ile niçin iptal etmediler? 2018 sonrası Bakanlar Kurulu  yerini Cumhurbaşkanlığı aldığından Ayasofya'yı bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile niçin cami olarak ibadete açmadılar?

7- İleri de hukuki bir sıkıntı yaşamamak ve ben açmadım Danıştay verdi kararı savunmasının arkasına saklanmak için mi hukuki süreç beklenildi?

8- Ayasofya’yı R. Tayyip Erdoğan ve AKP ibadete açmışsa 2002 yılından beri Ayasofya’nın ibadete açılması için koşturan, davalar açan Sürekli Vakıflar, Tarihe ve Çevreye hizmet Derneği ve bu derneğin 75 yaşındaki emekli öğretmen başkanı İsmail Kandemir ne yapmıştır?

10 Haziran 2020 Çarşamba

Ayasofya Üzerinden Mağduriyet Kasmak

Ayasofya konusunda yine oyun oynanıyor.

            Erdoğan geçen yıl Ayasofya'yı gündeme getirenleri "önce yanındaki Sultanahmet Camii'ni doldurun dedi. "Ayasofya'nın açılmasını isteyen "namussuzlar" var" diyerek hepimizi namussuz da ilan etti.

            Geçtiğimiz haftadan beri Ayasofya'nın açılacağını ima eden açıklamalar yapıyor. En son Danıştay'ın kararını beklediklerini söyledi.

İyi Parti dün TBMM'ye "Ayasofya'nın ibadete açılması" için araştırma önergesi verdi. Önerge'ye AKP "ret" oyu verirken MHP ve HDP çekimser oy kullandı. İyi Parti'nin Ayasofya önergesi reddedildi. AKP nin ret oyu kadar "Hdp ile aynı doğrultuda oy kullanmayız" diyen MHP'nin çekimser oyu vererek HDP ile aynı doğrultuda oy kullanmasıydı ilginç olan.

            AKP ret oyu verme gerekçesi olarak "Danıştay Kararı"mı beklediklerini ve açılmış bir dava olduğunu ileri sürdü.

             

             Danıştay’daki bu dava neyin nesidir sorusu geldi haliyle akıllara.

 

AKP'nin sonucunu beklediği bu dava kendi açtığı bir dava değil. Yani 3.bir kişinin açmış olduğu davanın sonucunu bekliyor AKP yönetimi.

Davayı bugün 75 yaşında Bursalı emekli bir öğretmenin başkanlığını yaptığı Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği açmış. Dernek 2005 yılında Ayasofya'nın müzeye çevrilmesine ilişkin 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali için İdari Yargıya başvurmuş. İdare Mahkemesi görevsizlikle davayı Danıştay'a yollamış. Danıştay 10.Dairesi 2008 yılında yapılan işlemde iptali gerektirecek bir hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiş. Karar 2012 yılında Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulunca onanmış. Karar Düzeltme istemi de 2015 yılında reddedilmiş. Davacı bu karar üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmış. Anayasa Mahkemesi 2018 de bu başvuruyu reddetmiş ve hukuki süreç tamamlanmış.

Aynı dernek 2016 yılında Danıştay 10. Dairesine bir dava daha açmış. Bu kez hem Ayasofya'nın müzeye çevrilmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararının iptalini hem de Karardaki Atatürk'e ait imzanın sahte olup olmadığının araştırılmasını istemiş...

Dava bundan ibaret.

             Görünen o ki herşey Atatürk'ün Bakanlar Kurulu kararında bulunan imzasının "sahte" çıkmasına bağlı. Aksi takdirde Danıştay 10. Dairesi ve Dava Daireleri Genel Kurulunun görüş değiştirmesi için bir gerekçe görünmüyor.

Bu dava pek muhtemel reddedilecek.

...

Bu dönemde MHP ve Devlet Bahçeli'nin çıkışları da ilginç. Twitter hesabından "Ayasofya'dan çan sesi değil ezan sesi yükselecektir" şeklinde paylaşım yaptı. Oysa Ayasofya'dan 29 Mayıs 1453 ten bu güne çan sesi yükselmemişti. Yine 1991'de Ayasofya'nın içindeki Hünkar Kasrı bölümü ibadete açılmış ve o tarihten bugüne hem Ayasofya minarelerinden ezan sesi yükselmekte hem de vakit ve Cuma namazları kılınmakta. 

 ...

 Bu olayın bir boyutu. Diğer boyutu ise;

 Ayasofya 1934 te İdarenin (Bakanlar Kurulu) takdir yetkisinde olan bir tasarrufu ile müzeye dönüştürülmüştür. İdare her zaman takdir yetkisini kullanarak bu tasarrufundan dönebilir ya da farklı bir tasarrufta bulunabilir. Bunun için TBMM’de bir kanuni düzenleme yapılması ya da Cumhurbaşkanınca Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayınlanması ve “müze statüsünü iptal ettim cami olarak kullanılacak” demesi yeterlidir. Mevcut sistemde Cumhurbaşkanı bu problemi 10 dk da çözebilecek yetkiye sahiptir.

 ...

             AKP davanın reddedilmesini bekliyor hatta istiyor. Bir mağduriyet yaratılsın. Dava reddolacak ki Erdoğan "Danıştay'a, bilumum iç ve dıj güçlere rağmen" Ayasofya'yı açmış olsun.

...

Burada ilginç bir durum daha var. AKP Ayasofya'yı camiye çevirmeye çalıştığını iddia ederken iktidarda olduğu 18 yıl boyunca bir şey yapmamış. Yaptığı tek şey 2026 yılına kadar Ayasofya dahil 54 müze ve ören yerinin gişe işletmesini ihaleyle özel sektöre vermek. İhaleyi asıl sahipleri Yahudi kökenli olan İsviçre merkezli Sicpa isimli firmanın Türkiye ayağı olan Sicpa Turkey isimli firmaya vermiş. Sicpa Turkey'in başkanı ise bir dönem AKP MKYK üyeliği yapan Kürt Sabetaist Hasan Cüneyt Zapsu'nun asistanı ve AKP'nin milletvekili adayı olan Cavidan Gülşen Karanis Ekşioğlu. Bugün Ayasofya Cami olarak ibadete açılırsa bir de bu firmaya tazminat ödemek zorunda kalınacak. 

...

Elinde bu takdir yetkisi bulunan kişinin bu yetkiyi kullanmadan serdettiği her söz laf-ı güzaftır. Cumhurbaşkanınca 10 dk da çözülebilecek bir mevzu 1 aydır gündemi işgal etmektedir.

Durum mevcut haliyle bir PR çalışması ve seçim yatırımıdır...

 


3 Mayıs 2020 Pazar

S. Sevi'nin Nathan'ı , Hitler'in Goebbels'i Vardı. Peki Ya AKP'nin?

          Gershom Scholem'in Sabatay SEVİ Mesih mi? Sahte Peygamber mi? (Burak Yayınları 2001) kitabını yeni bitirdim.

          4. sayfadaki künyede kitabın ismi Sabbataı Sevi - The Mystical Messiah olarak yazılmış. Yine aynı sayfada kitabın 1973 yılında basılan İngilizce edisyonundan çevirildiği anlaşılıyor. Bu kitap 2001 baskı. İlgi çekmesi amacıyla ismi değiştirilerek yayınlanmış anlaşılan. Aynı İngilizce baskısından faydalanılarak kitap yanılmıyorsam 2010 ya da 2011 yılında Kabalcı Yayınevi tarafından "Sabetay Sevi- Mistik Mesih" adıyla yayınlanmıştı.

          Gershom Scholem'in orijinal kitabı 1000 sayfa. Kabalcı Yayınlarından çıkan kitap 845 sayfa civarındaydı. Çeviriden mi kısaldı yoksa birileri sansür mü uyguladı bilinmez. Burak Yayınlarından çıkan kitap ise 432 sayfa. Sizin anlayacağınız "kuşa dönmüş" kitap. Kabalcı Yayınlarının baskısı gerçekten çeviriden kaynaklanmış olabilir ama atıf yapılan sayfaların uyuşmaması insanın zihninde soru işaretleri oluşturuyor. Diyelim ki 655.sayfayı okuyorsunuz. Sayfada bir dipnot var. Dipnotta diyor ki ayrıntı için 875.sayfaya bakınız. Bakıyorsunuz 875. sayfa yok kitapta. Sonraki baskılarda düzelttiler mi? Bilmiyorum ama okumaya karar verirseniz yine de Kabalcı Yayınlarından çıkan edisyonu okuyunuz.

          Yayınevleri sansür yapar mı? Bu ülkede herşey olur.

          Türkiye'deki "kripto Yahudiler" konusunda en bilgili kişi Avram Galante'dir. Galante'nin "Pakraduniler" üzerine yazılmış bir kitabı vardır. Kitap İstanbul'da Fransızca olarak basılmış. 1933 yılında yapılan 4. baskısının fotokopisini gördüm. Kitap Türkiye'de hiçbir kütüphanede yok. Bugüne kadar da Türkçe'ye çevrilmemiş. Birkaç yıl önce Kürt kökenli Siyasal İslamcılara yakın bir sosyolog kitabın bir nüshasını (muhtemelen fotokopisi) elde etti ve kitabı çevirtti. Ancak iş baskı aşamasına gelince baskıdan vazgeçti. Sebebi sorulduğunda " Kitabın son bölümünde bir iddia var. Bu bölgedeki Araplarla ilgili. Bu kitaptan dolayı o Arapları gücendiremezdik. Töhmet altına bırakamazdık..." şeklinde oldu. Yine konuşmanın ilerleyen bölümünde "Gerçi Pakraduniler ciddi bir sorun. İslami Kesim içinde dahi" diyordu. Bu konuşmanın üzerinden yaklaşık 4 yıl geçti ve kitap halen basılmadı. Kabaca söylemek gerekirse Avram Galante kitabında Siirt'teki Arap kökenli bazı kişilerin aslında Pakraduni olduklarını yazmış anlaşılan. Emine Erdoğan ve ailesi Arap. Bununla birlikte geçmişte Emine Erdoğan'ın mensup olduğu "Gülbaran" ailesinin aslında Yahudi kökenden geldiği iddia edilmişti. Galante'nin kitabının yayınlanması halinde bu iddialar yine gündeme gelecek ve iş Tayyip Erdoğan'ın Pakraduni olduğu iddialarına kadar gidecekti. (ki daha önce Ergun Poyraz'ın kitaplarında bu tür iddialar yer almıştı) Bu sosyolog arkadaş bir anlamda bunun önüne geçmek için kitabı yayınlamaktan vazgeçti. Yani bir anlamda kitabın tamamına sansür uyguladı ve bastırmadı.

           Rizelilerle Siirtliler arasında yapılan evliliklere "dikkat" şeklinde küçük bir not düşelim buraya.

           Amacımız kitap tanıtmak değil elbette.

           Kitabı okurken sık sık günümüz Türkiyesi canlandı gözümün önünde. Sabetay Sevi'yi bu ülkede herkes bilir de (en azından ismen ve dönme olarak) arkasındaki gerçek gücün kim olduğunu kimse bilmez. Luriacı Kabalizmi , Gazzeli Benjamin Nathan Eskenazi'yi kimse duymamıştır. Ya da haksızlık etmeyelim çok az kişi duymuştur.

           Sabetay Sevi mesihtir. Gazzeli Nathan ise onun Peygamberi (İsrailoğullarındaki peygamber anlayışı İslam inancındaki Peygamber anlayışı ile aynı değildir. Scholem'e göre Sabetaist Hareketin doruğa ulaştığı dönemde sadece Kudüs'te 200 kadın peygamber vardır). Aslında sabetay Sevi'yi Sabetay Sevi'nin mesih olduğuna ikna eden kişi. Sadece Sabetay Sevi'yi değil tüm "meamin"leri ikna eden kişidir. Sabetay Sevi'nin mesihliğini açıkladığı 1665 Eylül'ünden bugüne kadar gerek Sabetay Sevi'nin gerekse sonradan oluşan Sabetaist Hareketin ideoloğu. Peygamberlik konusunda Nathan yalnız değildir. Sabetay Sevi'nin Nathan'dan başka yüzlerce peygamberi vardır.

           Gershom Scholem'e göre Sabetay Sevi psikolojik sorunları olan manik-depresif bir kişiliktir. Özellikle manik dönemlerinde hareketlerini ve sözlerini kontrol edememekte ve sürekli yanlışlar yapıp potlar kırmaktadır. Taraftarlarına ümit aşılamak için sürekli vaadlerde bulunmakta, kurtuluş tarihleri vermektedir. Verdiği tüm tarihlerin yanlış çıkması , kırdığı potların ya da yanlış anlaşılabilecek cümlelerin düzeltilmesi/tevil edilmesi , hareketin PR çalışmaları vs. başta Nathan olmak üzere çevresindeki peygamberlere düşmüştür. Nathan ve peygamberler hemen her yere mektuplar gönderip Yahudi cemaatlerini Sabetay Sevi'nin arkasında toplamaya çalışmış, yine bu mektuplarla yaptığı hatalara ilahi ve meşru anlamlar yüklemiş, davranışları, sözleri tevil etmişler ve ortaya toz pembe tablolar çizmişlerdir. Sabetay Sevi'yi takip eden takipçileri de (büyük oranda bu mektupların ve söylemlerin de etkisiyle) savunma mekanizmaları geliştirerek sabetay Sevi'nin söz ve davranışlarını , düşüncelerini aklileştirmiş ve meşrulaştırmışlardır. Öyle ki Sabetay Sevi her ne yaparsa yapsın yaptığı şey ilahi bir zemindedir ve davaya hizmet etmek için yapılmıştır. Öyle ki Sabetay Sevi'nin mesih olduğuna inanmayanlar kafir ilan edilmiştir.

          Şu son paragraf size de tanıdık geldi mi?

          Sabetay Sevi'nin Nathan'ı vardı , Hitler'in de Goebbels'i. Peki ya AKP'nin ?

          AKP'nin de "Pelikan"ı var. Hem de çoğunluğu Sabetay Sevi ekolünden gelen kişiler.

          AKP yandaşları üzerinden bir havuz medyası kurdu ve görsel ve yazılı medyayı neredeyse denetimi altına aldı. AB'nin yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye'deki görsel ve yazılı medyanın %95'i doğrudan ya da dolaylı olarak iktidarın denetiminde. Geriye kalanda büyük oranda CHP'nin kontroünde. Ülkede bağımsız görsel ve yazılı medya organı yok. Bağımsız olan sadece sosyalmedya.

          AKP sosyalmedyayı da kontrol altına almak kamuoyunda "Pelikan" olarak adlandırılan bir yapı oluşturdu. Bu yapı bünyesindeki gazeteci ve yazarlarla görsel ve yazılı medyayı kontrol ederken sosyalmedyayı kontrol etmek içinde binlerce "trol" istihdam edip hesaplar açtırdı. Bu yapı ve troller üzerinden muhalifleri susturmaya çalışıyor. Bugüne kadar istenilen başarı elde edilememiş olmalı ki şimdi sosyalmedya etiği çalışması yapıp etik kurallar yayınlıyorlar. Parti yönetimi etik kuralları yayınlayadursun besledikleri trolleri sağa sola saldırıp küfür etmeye son hız devam ediyor. Bu arada da AKP'nin ortağı Devlet Bahçeli sosyalmedya hesaplarına ancak TC numarası ile girilebilmesi için bir düzenleme yapılmasını isteyerek sosyalmedyanın da bir anlamda iktidarın kontrolüne alınmasının yolunu açmaya çalışıyor.

           ...

          Sabetay Sevi din değiştirip Müslüman olduğunu(!) açıkladığında Yahudi Cemaatinde sıradan vatandaş olup da Sevi'ye iman eden pek çok kişi utancından günlerce evinden çıkamamış, bir kısmı da Batı Avrupa ve Lehistan'a kaçmıştı. Nathan, Sevi'nin avdeti(!)nden sonra 12 yıl daha, Peygamberliğe devam etti. Sevi'den 4 yıl sonra 1680'de Üsküp'te öldü ve oraya defnedildi. Mezarı Sabetaistlerin Hac ve ziyaret yaptığı bir yerdi. İkinci Dünya Savaşı'nda mezarlığa isabet eden bir bomba bu hac alanını yok etti. Sabetaistler S. Sevi'nin Müslüman olmasından(!) sonra hertürlü hakaret ve aşağılamaya aldırış etmeden hayatlarına devam etmişlerdi.

          Bu Pelikan taifesi utanmaz ve arlanmaz. Dedik ya Sabetaist ekolden geliyorlar diye...         

26 Temmuz 2019 Cuma

Türkiye İttifakı ya da Yenikapı Ruhuna Dönüş...

Türkiye İttifakı ya da Yenikapı Ruhuna Dönüş...

Son günlerde özellikle dış politikada yaşanan dalgalanmalar, F-35 krizi, S-400 füze sisteminin alınması , Doğu Akdeniz kıta sahasında petrol ve gaz arama çalışmalarıyla ilgili tartışmalar sonrasında siyasi arenada bir "Türkiye İttifakı" kurulmasından sözedilmeye başlandı.

Bu tartışmaların ortasında İyi Parti Grup Başkan Vekili ve İstanbul milletvekili Yavuz Ağıralioğlu'nun aslında Anadolu Ajansına verdiği ancak kırpılarak Akit Gazetesi (!)nde yayınlanan mülakatında dile getirdiği İttifakın kurulması ve bu ittifakın "Yenikapı Ruhunu Canlandırılması" ile sağlanması söylemi gündemi meşgul etmeye başladı.

Herşeyden önce belirtelim ki Yavuz Ağıralioğlu'nun röportajda dile getirdiği "Tayyip Bey'in iradesi Devletin iradesidir" sözü Siyasal İslamcı pragmatist akla her alanda kullanabileceği bir "maymuncuk" verdi. Hükümetin icraatlarını her eleştirmeye kalktığınızda bu sözü duyabilirsiniz artık.

Türkiye 17 yıldır hukuken AKP iktidarı fiilen R.T. Erdoğan tarafından yönetiliyor. Onun bilgisi ve istemi dışında yaprak kımıldamıyor.

Peki Tayyip Erdoğan ülkeyi nasıl yönetiyor?

Tabii ki "kapalı devre" "aile şirketi" gibi. Çoğunlukla akraba ve eş-dost eksenli, liyakata önem vermeyen, adalet gözetilmeyen, ben yaptım oldu mantığının hakim olduğu, israfın şahikaya ulaştığı, kimsenin -ya da yakın çevre dışında kimsenin- dinlenmediği ve düşünce, görüş ve uyarılarına itibar edilmediği, muhalefetin ve uyarılarının ciddiye alınmadığı, özellikle milli mevzularda istişare ve meşverete primin tanınmadığı, kimseye bilgi verilmeyen, kimseyle bilgi ve veri paylaşılmayan, hukuki denetim mekanizmalarını çalıştırmayan bir anlayışla...

Ülkeyi 17 yıldır bu anlayışla yöneten birinin bugün kurulacak bir "Türkiye İttifakı"nda bu anlayışı terketmesi mümkün mü? 17 yıl sonra kendi ve "kapalı devre ailesi(!)" dışında birilerini dinlemesi, istişare etmesi, meşverette bulunması mümkün mü?

Üstelik bunun muhalefeti "beka sorunu" olarak gören ve bunu daha 2 ay öncesine kadar dillendiren, muhalefeti ve kendisine oyvermeyen %50'lik bir kitleyi "vatan haini" olarak yaftalayan biri tarafından yapılması mümkün mü?

Muhalefet lideri Meral Akşener hakkında soruşturma açtırıp 2,5 yıl hiçbir işlem yapmadan beklettirip İstanbul seçimlerinin yenilenmesi gündeme geldiğinde soruşturmayı hareketlendiren ancak gizlilik kararı verdirerek Meral Akşener'in kendisi hakkındaki soruşturmayı bile takip etmesini engelleyen , hukuk dışına çıkmakta beis görmeyen, gerektiğinde emrindeki hukuku muhalifleri aleyhine bir şantaj aracı olarak kullanmaktan çekinmeyin biri için bu mümkün mü?

Bu ülkede bu sorulara evet diyecek 1 kişi bulamazsınız.

İttifak kurulmuş olsa bile birşey değişmeyecek ve ülkeyi dar kadrosu ile R.T. Erdoğan ve keyfi yönetecek. Yönetmeye devam edecek. Erdoğan'ın birilerinden görüş alacağını, birilerini dinleyeceğini mi sanıyorsunuz? Bu şartlarda ittifak kurmanın ya da ittifaka girmenin (Erdoğan ve AKP dışında) kime ne faydası var? Aleni olması gereken Merkez Bankası net döviz rezervinin bile kimse tarafından bilinemediği bir ortamda nasıl bir ittifak kurulmasını bekliyorsunuz?

15 Temmuz sonrası bizzat R.T. Erdoğan'ın ortaya attığı ve istediğini aldıktan sonra yine bizzat Erdoğan'ın boğarak öldürdüğü "Yenikapı Ruhu"nu yeniden canlandırmanın ülkeye ne faydası olacaktır? 15 Temmuz Ruhu ülkeye ne kazandırmıştır? Şunu kazandırdı diyebileceğiniz bir tek şey söyleyin. Fetö ile mücadele mi? Onun nasıl yapıldığını, kurulan fetö borsalarını, Maklube sofrasından kalkmayan siyasileri, belediye başkanlarını, damatlara dokunulmamasını hepimiz görüyoruz. Bizzat AKP milletvekilleri ekabir fetöcülere para karşılığı dokunulmadığını söylüyor. İşte Fettah Tamince ortada.

Bizzat Erdoğan'ın çağrısı ile oluşan Yenikapı ruhu ile Erdoğan yukarıda kısaca belirttiğimiz yönetim anlayışından vaz mı geçmiştir? Yenikapı mitingine kapılan siyasilerle istişarede mi bulunmuştur? Herhangi bir konuda fikirlerine mi başvurmuştur? Toplumda birlik ve beraberliği mi sağlamıştır? Bu amaçla uygun bir dil ve söylem mi kullanmıştır? Yoksa birleştirici bir yol ve söylem yerine kin ve nefreti mi körüklemiştir? Taraftarı %50 yi diğer %50 ye düşman mı etmiştir? 15 Temmuz gecesi sokağa birlikte çıkan insanlar AKP söylem ve politikaları ile düşman kardeşler vaziyetine gelmemiş mıdır?

O halde vurgu yapılan Türkiye ittifakı nedir?

Türkiye İttifakı çağrısı bize 17 yıllık AKP iktidarı ve Erdoğan davranışları eşliğinde "Siyasal İslamcı Pragmatizmi"nden başka hiç bir anlam ifade etmemektedir. 15 Temmuz sonrası Yenikapı mitingi bir nev'i güçlüye biat etme seramonisine dönüstürülmüştü. En azından Erdoğan ilerleyen süreçte öyle kullanmıştı.
Bu çağrı her alanda iflas eden AKP politikaları ve Erdoğan için "konkordato" ilanı ve zaman kazanma çabasıdır. Bir anlamda yeni bir biat isteme ve sıkıntıları giderme, hergeçen gün yükselen homurtuları susturma çabasıdır.

Bugün Yenikapı mitingine katılan muhalefet partileri Akplilerce "Yenikapı Ruhunu" sabote etmekle suçlanmakta , kontrollerindeki %95 lik medya gücü ile bunu herkesin zihnine sokmaktadırlar. Yarın aynı duruma Türkiye İttifakına katılacaklar düşecektir.

Kimse Türkiye'nin bekası filan demesin. O kavram bazıları için bir il belediyesini kazanmak adına 1 gecede terkedilebilecek birseydir...

25 Haziran 2019 Salı

Gezi-Kavala-Tesev-AKP

"Osman Kavala vs ile ilgili iddianameyi okudum. Kavala'nın 'Hükümeti devirmeye yönelik bir kalkışma olarak gezi olaylarının organizatörü,yöneticisi veya finansörü' olduğuna dair maddi kanıtlar bulamadım.Kamuoyunu ikna eden bir yargı kararının en kısa zamanda çıkmasını ümit ederim.
Ayrıca iddianamede adı geçen Yiğit Aksakoğlu ile ilgili kurulmaya çalışılan bağlantılar hukuk adına ürkütücü. Kavala ile herhangi bir irtibatı ve tanışıklığı dahi olmayan ve isnad edilen suçlarla ilgili de maddi kanıt sunulmayan bir kişinin tutuklu yargılanması izaha muhtaç." - Bu sözler Hukukçu Mustafa Yeneroğlu (AKP İstanbul milletvekili, MKYK üyesi, AKPM Üyesi...) na ait. (24.06.2019 tarihinde resmi tweeter adresinden yaptığı paylaşımdan alınmıştır.)

Gezi olaylarının arkasındaki kişi olduğu iddia edilerek 20 ay önce tutuklanan Osman Kavala  dün kez hakim karşısına çıktı.

Dosyayı bilmiyorum ama AKP'li hukukçu bir vekil dosyada bir şey bulamadıysa bu adam 20 aydır niçin tutuklu diye sormadan edemiyor insan. İddianameyi hazırlayan Savcılar ve tutuklama kararı veren hakimle , tutukluluk kararının devamına karar veren hakim/hakimlerin dosyada ne bulduğu merak konusu.

Osman Kavala TESEV üyesidir. Bu üyelik sebebiyle havuz medyası kendisini "Kızıl Soros" olarak adlandırıp tezvirat yapmıştı. Yine Kavala ile Meral Akşener'in ortak kuzeni bulunması sebebiyle aynı havuz medyası Meral Akşener'e de Osman Kavala üzerinden belaltı vurmuştu. 

Aynı günlerde partisinin grup toplantısında konuşan Erdoğan da "Türkiye'nin Soros'u" diyordu Kavala için.

Oysa

Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlarından Sabetaistlerin Kapancı kolundan Nafiz Can Paker TESEV'in kurucu genelbaşkanıydı. Sonradan Soros'un isteği ile Tesev'den ayrılıp (2015) yine Soros'un isteği ile  Podem'i kurdu.

AKP MKYK eski üyesi Hasan Cüneyt Zapsu TESEV üyesiydi (Şimdi o da Podem'de)

AKP MKYK üyesi ve havuz medyasının sahiplerinden Etem Sancak da TESEV üyesi.

Tabii CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da TESEV üyesi.

Sümeyye ERDOĞAN üniversite sonrası stajını TESEV'de yapmıştı.

TESEV 300 kişinin kurucu üye olduğu kafasına göre insanların girip üye olamadığı bir vakıf. Soros'dan maddi destek aldıklarını bizzat Nafiz Can Paker açıklamıştı.

Tayyip Erdoğan 2003 te Davos'ta George Soros ile görüşmüştü. Görüşmede Egemen BAĞIŞ ve Kavala'da vardı masada ve görüşülen konulardan biri de Türkiye'de Militarizmin zayıflatılmasıydı. Zapsu da aynı gün Davos'taydı ve bağlantıları kurup bu görüşmeyi ayarlayan kişiydi.

TESEV'in başkanı Can Paker Recep Tayyip ERDOĞAN'a başdanışman olurken TESEV yönetim kurulu üyeleri Zapsu ve Etem Sancak AKP'de MKYK üyesi yapılıp devlet adeta üstlerine tapulanırken, TESEV üyesi Egemen Bağış yıllarca bakanlık koltuğunda otururken ne olmuştu da Osman Kavala "Kızıl Soros" ve "Türkiye'nin Soros'u" ilan edilip cezaevine tıkılmıştı?

AKP içinde görev almaması ve Meral Akşener akrabalığı bunda etkili olmuş olabilir mi?