3 Nisan 2023 Pazartesi
Depremde Sınıfta Kalmak
31 Mayıs 2022 Salı
Milli Takım- Hemşehricilik, Kabilecilik, Millet
(Eylül 2021 de Bir yerel gazetede yayınlanmıştır)
Futbol Milli
Takımımız rezil bir haftayı geride bıraktı. Sıfır çekilen Avrupa
Şampiyonasından sonra alınacak galibiyetlerle düzlüğe çıkılacağı düşünülürken
önce kendi evimizde 2-0 öne geçtiğimiz maçta zayıf rakip Karadağ ile 2-2
berabere kaldık. Akabinde Avrupa’daki en zayıf takımlardan biri olan
Cebelitarık’ı 3-0 yenerken bir hayli zorlandık. Salı akşamı da “kader maçı”
olarak nitelendirdiğimiz maçta deplasmanda Hollanda’ya karşı 6-1 gibi tarihi
bir hezimet yaşadık.
Konumuz futbol ya da Milli Takım’ın
maçları değil.
Oynanan her Milli Maç sonrası sosyalmedya üzerinde yoğun bir
tartışma yaşanıyor. Yapılan bu tartışmalara dikkat eden oldu mu bilemiyorum. Başta
twitter olmak üzere sosyalmedya üzerinden yapılan tartışmalara dikkat edenler
apaçık bir gerçekle yüzyüze geleceklerdir.
Son bir hafta içerisinde Milli Takım’ın oynadığı maçlar
sonrası yaşanan tartışmalara ve taraftar tepkilerine baktığımızda ilginç
durumlarla karşılaşıyoruz.
Herşeyden önce teknik direktör Şenol Güneş üzerinden yapılan
tartışmalar var. (Sözleşmesi feshedildi) Şenol Güneş’in Trabzonlu ve bir
Trabzonspor efsanesi olması sebebiyle Milli Takım seçmelerinde Trabzonsporlu
oyuncuları kayırdığı ve haketmedikleri halde Milli Takım kadrosuna alarak ısrarla
oynattığı iddiasındalar bazı vatandaşlar. Daha önce Beşiktaş’ta çalışmasından
dolayı Beşiktaşlı futbolcuları kolladığı da söyleniyor. Fenerbahçe taraftarları başta kaleci Altay
olmak üzere Fenerbahçeli futbolcuların oynatılmadığını iddia ediyor. Altay’ın
en iyi kaleci Uğurcan’ın ise –onların tabiriyle- “ÇÖP” olduğunu söylüyorlar,
yazıyorlar. Altay’ın oynadığı maçta bu kez aynı tavrı Trabzonspor taraftarı
takınıyor. Galatasaraylı taraftarlar tüm milli takımın Galatasaray’da oynayan
oyunculardan kurulması isteğini yansıtırken Beşiktaşlı taraftarlar Beşiktaş’ta
oynayan futbolculardan kurulu bir Milli Takım arzu ediyor. Özellikle büyük(!)
takım taraftarı diğer büyük(!) takımın futbolcularını Milli Takım forması
altında sahada görmek istemiyor. Onları işe yaramaz ve çöp olarak
nitelendiriyor. En ufak bir hatada ,verilen bir yanlış pasta tüm sorumluluğu diğer
büyük takım oyuncularına yüklüyor.
Şöyle bir örnek vereyim. Karadağ maçının 90+7. dakikasında serbest vuruştan
yenilen golle ilgili olarak Fenerbahçeliler faulü yapan Galatasaraylı defsans
oyuncusunu ve barajın 4 yerine 3 kişiden oluşması sebebiyle diğer takım
oyuncularını suçluyor ve Altay’ın golde bir hatası olmadığını iddia ediyorlar. Galatasaraylılar
Galatasaraylı oyuncunun yaptığı faulden değil Altay’ın hatasından golün
yenildiğini savunuyorlar. Trabzonsporlular kaleyi Uğurcan yerine Altay’ı teslim
ettiği için Şenol Güneş’i kapattığı köşeden golü yediği için de Altay’ı
suçlayıp Uğurcan’ın o golü yemeyeceğini iddia ediyorlar. Bu tartışma her
futbolcu için yapılıyor. Diğer takım futbolcusuna sorumluluk yüklemekle
kalmıyor hakaret ve küfrediyor. Kendi söylediğinin dışında bir şeyler
söyleyenler ve kendi söylediğine itiraz edenler de hakaret ve küfürden nasibini
alıyor.
Taraftarlar arasında öyle bir algı var ki aynı (Milli) Takım
içinde aynı formayı giyen ama rakip dışında kendi aralarında mücadele eden
takımlardan müteşekkil. Galatasaraylı taraftar Fenerbahçeli , Beşiktaşlı,
Trabzonsporlu futbolcunun gol kaçırmasını, kötü oynamasını, hata yapmasını
bekliyor. Bu beklenti diğer takım taraftarları içinde geçerli.
Milli Takım etrafında kenetlenmesi gereken taraftarlar Milli
Takım yerine kendi takımları etrafında kenetlenmeyi tercih ediyor. Şenol
Güneş’ten boşalan Milli Takım Teknik Direktörlüğü görevine Sergen YALÇIN’ın
adının geçmesi bile Beşiktaşlı taraftarları çileden çıkartmaya yetiyor. Açıkça
ve toplu halde “ Sergen Beşiktaş’tan ayrılmasın TFF Milli Takım’a başka bir
hoca bulsun” diyorlar.
…
Anadolu’da hemşehricilik sosyolojik bir olgu olarak varlığını
sürdürüyor. Bu olgu ufak değişikliklerle ülkenin batısından doğusuna doğru
gittikçe artıyor. Özellikle taşradan gelenler başta İstanbul olmak üzere
büyükşehirlerde hemşehri dernekleri/vakıfları etrafında toplanıyorlar.
Özellikle Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden büyükşehirlere
gelenlerde ve bürokraside hemşehricilik çok fazla bir yer işgal ediyor.
Trabzonlular, Rizeliler, Gümüşhaneliler, Sivaslılar, Bayburtlular, Malatyalılar… il dernek/vakıflarının dışında
ilçe ilçe, köy köy kurdukları derneklerle memleket ve çıktıkları topluluklarla
bağlantılarını devam ettiriyorlar.
Karadeniz Bölgesi dışında hemşehricilik olgusunun yoğun
olduğu bölgelerde bir başka olgu daha sosyolojik alanı etkiliyor. Aşiretçilik-kabilecilik.
İnsanlar aşiret-kabile yapılanmaları çevresinde toplanıyorlar ve kendilerini
aşiretleri-kabileleri ile ifade ediyorlar. Sosyal ilişkilerini belirli oranda aşiret-kabile
yapılanmaları üzerinden dizayn
ediyorlar.
Yine aynı bölgelerde sosyal ilişkileri düzenleyen bir diğer
etken unsur cemaat - tarikat yapılanmaları. Aşiret yapılanmaları etnik bir
temel üzerine inşa edilse de cemaat ve tarikat yapılanmaları dini temel üzerine
kurgulanıyor. (İçiçe girdiği zamanlarda var)
Tüm bu yapılar etnik, dini , coğrafi birliktelikler
oluştururken sosyal hayatta kendileri gibi oluşmuş diğer yapılarla ister
istemez karşılaşıyor. Bir hemşehri derneği, bir aşiret, bir cemaat-tarikat
sosyolojik alanda kendine alan açmak , üye sayısını -etki alanını büyütmek,
siyasetten, ticaretten , bürokrasiden pay almak ve daha da büyümek için çaba
gösterirken aynı sosyal alanda kendisi gibi hareket ederek büyümek isteyen başka
bir yapıyla karşılaşıyor. Bu karşılaşma mücadeleyi de beraberinde getiriyor.
Aralarında gizli bir çekişme ve mücadele başlıyor. Bu mücadele bir zaman sonra
öyle bir noktaya geliyor ki artık diğer yapıyı düşman gibi görmeye başlıyorlar.
…
“Millet” sosyal yapıların en üst noktasıdır. Milletleşme sürecine yaklaştıkça “Millet altı
yapılar” olarak nitelendirilen bu yapıların sayısı azalır. Bu yapılardaki sayı
arttıkça “Millet” mevhumundan uzaklaşılır. Bir zaman gelir ki farkında olmadan
“millet içinde millet”ler oluşur. Aşiretin, cemaatin- tarikatın çıkarı bütünün
(millet) çıkarının önüne geçer. Yapı içerisindeki kişiler çoğu zaman bunun
farkına bile varmaz. Hatta bu yapıların başındaki kişiler , yöneticiler bunu
istemeseler bile farkında olmadan yapılar o yöne doğru evrilir. Milletaltı
yapılardaki artış , bölünmeyi ve kompartımanlaşmayı körükler. Bu artış ülke
birliğini tehdit eder boyuta gelir uzun vadede. Aynı şekilde sayıdaki artış ve
çekişme bürokraside liyakatsizliği artırdığı gibi enerjinin boşa harcanmasını
da beraberinde getirir. Bu durum “millet olma sürecine” zarar verdiği gibi
devleti de liyakatsız ellerde güçsüz bırakır.
20 yıllık AKP iktidarı döneminde bürokraside belirli
şehirlerin , aşiretlerin-kabilelerin, tarikat ve cemaatlerin öne çıkması ,
liyakatın gözardı edilmesi bugün yaşadığımız sıkıntıların kaynaklarından biri,
belki de birincisi.
…
Milli Takım üzerinden taraftarlar arasında yaşanan
tartışmalar aslında toplumun millet altı yapılanmalara doğru evrildiğini ve
Milletin çözüldüğünü gösteriyor. 40 yıl önce aynı tribünde yanyana maç izleyen
insanlar bugün kamplaşmış durumda. 20 yıl önce herkesin bir tek milli takımı
varken bugün Galatasaraylının kendi milli takımı , Fenerbahçelinin kendi milli
takımı var neredeyse. Bu durum Beşiktaşlılar ve Trabzonsporlular içinde
geçerli.
AKP politikaları millet altı yapıları önplana çıkartarak
milleti çözüyor. AKP’nin sosyolojik anlamdaki millet kavramı ile sıkıntısı var.
Bunu hepimiz biliyoruz. Peki her alanda AKP politikalarını destekleyen
“Milliyetçi” MHP/BBP’nin milletin çözülmesinden muradı nedir? Millet altı
yapılar yoluyla oluşturulan bu çözülmeyi görmüyorlar mı? Yoksa “Millet” diye
bir kaygıları mı yok? En önemlisi siyaseten bile olsa kendileri gibi düşünmeyen
milletin yarısını zillet-illet , vatanhaini… ilan edip ötekileştirerek milleti
bir arada nasıl tutmayı düşünüyorlar?
9 Ağustos 2021 Pazartesi
THK-AKP Sarmalında Yanan Ülke
Türkiye 12 gündür orman yangınlarıyla boğuşuyor. Bu yazının yazıldığı saatlerde Muğla ve Aydın'da yangınlar devam ediyordu. Bu dönemde sadece Antalya'da (Manavgat, Alanya, Gündoğmuş vs...) yanan orman alanının 110 Bin futbol sahası büyüklüğünde olduğu söyleniyor. Son 12 günde yanan toplam alan Yalova'nın yüzölçümüne denk neredeyse.
...
Türkiye'de uzun yıllardır orman yangınlarında Türk Hava Kurumu'(THK)nun yangın söndürme uçakları kullanılıyordu. Son 3 senedir orman yangınlarında uçakları kullanılmıyor. Orman Bakanlığı dışardan kiralama yöntemiyle orman yangınlarını söndürtüyor. Aslında orman yangını söndürme işi bir anlamda "özelleştirilmiş".
...
THK Atatürk tarafından kurulmuş bir yapı. Hernekadar isminda "kurum" lafzı geçse de nihayetinde bir dernek. Bu derneğin yönetimi her dönemde sisteme doğal olarak da CHP'ye yakın kişilerden oluşmuş. 1980 ihtilalinden sonra kurban derisi toplama yetkisi münhasıran bu derneğe verilmişti. Uzun yıllar biraz da "zorla" vatandaşın kurban derilerini topladılar. Topladıkları kurban derilerinin yaklaşık yarısını diğer kamuya yararlı vakıf ve derneklerle paylaştılarsa da yine de önemli bir miktar (1983 de masraflar düştükten sonra gelirin %55'i , 1987'den sonra tüm gelirin %40'ı kuruma kalıyordu) gelir elde ettiler. Bu paraların nerelere harcandığı bilinmiyor. Bilinen yöneticilerin derneği "çiftlik" gibi kullanmaları. Sınırsız ve gereksiz harcamalar, kadroların şişirilmesi vs... Kimsenin hesap sormaması, kaynakların hunharca harcanmasına sebep olmuş.
THK yönetenler düzenin hep bu şekilde devam edeceğini düşünmüş ancak 2002 de AKP'nin iktidara gelmesi ile düzenler bozulmaya başlamış. Önce THK'nin münhasıran yetkili olduğu kurban derisi toplama işi başka vakıf ve derneklere de yetki verilmesi ile budanmış. Gelir ciddi oranda düşmüş. Hesapsız harcamalar, har vurup harman savurmalar kurumu borca sokmuş. 2018 de Balyoz Davası sanıklarından Ahmet Bertan Nogaylaroğlu'nun başkan seçilmesi ile film kopmuş.
Hesapsız harcamalar, kadro şişirmeleri, yüksek maaşlar devam etmiş. Bir anlamda derneğin içi boşaltılmaya başlanmış. Bugün "Akp Atatürk'ün kurduğu kurumu yok ediyor" şeklinde yaygara koparanlar tüm olanları seyretmiş. Yapılanlara ses çıkarmamış.
...
2018'de Nogaylaroğlu yönetimindeki THK yıllarca tek başına ihaleye girdikleri yangın söndürme ihalesine yine girmiş ama bir önceki yıla göre ciddi fiyat artırarak. Ülkede THK dışında yangın söndürme uçağına sahip bir kurum ya da tüzel kişinin olmaması, bu işi yapacak başkaca tecrübeli bir yapının bulunmaması sebebiyle bir önceki yıla göre fiyat arttırmışlar. Bir anlamda bu konuda tekel olduklarından Orman Bakanlığının onların istediğini vermek zorunda olduğunu düşünerek şantaj yapmak istemişler. Bunda kurumun gelirlerinin azalması, şişirilmiş kadrolar , ballı maaşlar ve hesapsız harcamalarla masrafların(!) artması etkili olabilir.
...
THK'nun bu tavrı ve fiyat arttırması THK'ndan hazetmeyen AKP iktidarınıneline koz vermiş. THK'nun fiyat artışını bahane göstererek yangın söndürme işini bu işle alakası ve gerekli ekipmanı olmayan (yandaş) bir firmaya vermiş. Bu firma Rusya'dan yangın söndürme uçağı ve helikopter kiralayarak bir filo oluşturmuş. Birim saati 15.000 $ a kiraladığı hava araçlarını birim saati 30.000 $'a Orman Bakanlığına fatura ederek ciddi paralar kazanmaya başlamış.
THK'nun ihalelere girmesi ve yandaş firmalardan daha düşük fiyatlar vermesi kafalarda soru işaretleri oluşturmaya başlamış olacak ki Orman Bakanlığı bir ihale şartnamesi yaparak 5000 litrenin altında su taşıyan yangın söndürme uçağının kullanılmasına izin vermemiş. Uçakları 4.900 lt su taşıyan THK ihalelere bile giremez olmuş.
Blöfü elinde patlayan ve ciddi bir gelirden olan THK yönetimi ciddi oranda borçlanmış ve kuruma Kayyum atanmasına sebep olmuş. AKP bu fırsatı kaçırmamış ve kayyum olarak kurumun başına eski bir AKP milletvekilini atamış.
Kayyum ne yapmış? Uçakların bakımını yaptırmamış, uçakları (Canadairs cl 215 ki her birinin fiyatı 3.5-4 milyon $ civarında) bir köşeye çektirip çürümeye bırakmış. Teknisyenleri ve pilotları işten çıkarmış. 11 adet (daha az su taşıyan ancak daha atik ve manevra kabiliyeti yüksek) uçakların icra yoluyla satışına engel olmamış. Bazı gayrimenkulleri satışa çıkarmış. Sizin anlayacağınız kayyumdan ziyade "tasfiye memurluğu" yapmış. Manavgat yangını sırasında THK uçaklarının gündeme gelmesi üzerine spikerin "uçaklara niçin bakım yaptırmadınız?" sorusuna "Ben THK'nın değil kayyum heyetinin başkanıyım" demek suretiyle kurumu tasfiye etmek üzere atandığını itiraf etmiş.
Tüm bunlar olurken Orman Bakanlığı ne yapmış?
Bakanlık yangın söndürme işini kifayetsiz bir yandaşa ihale ettikten sonra oturmuş ve bizlerin seyrettiği gibi seyretmiş. Fahiş fiyatlarla yandaşa para kazandırmış. 2021 yılı için 3 uçak kiralamış yandaş firma üzerinden. 152 günlük yangın sezonu için 3 uçağa 203 Milyon TL para ödüyoruz. (THK yangın söndürme ihalelerini yıllık yaklaşık 13-14 milyon $ civarında bedellerle almış. 2018 deki fahiş fiyat istediği dönemde de yine 13-14 milyon $ civarında bir para talep etmiş ancak kurdaki artış sebebiyle TL bazında fahiş fiyat sözkonusu olabilir) Bu rakam bugünkü kur ile (1$=8,64 TL) 23.5 Milyon $. Yani Orman Bakanlığı fahiş olduğu gerekçesiyle THK'dan uçak kiralamazken daha az sayıdaki uçağı daha fazla fiyatla kiralamış.
Bakanlık kadrosuz çalıştırdığı orman işçilerini de işe almada gecikmiş. Manavgat, Milas, Muğla, Marmaris... yangınları devam ederken orman işçisi alımı için çalışma başlattı.
Envanterinde yangın uçağı ve yangın helikopteri olmayan , yeterli orman işçisi bulunmayan Orman Bakanlığı bunları tedarik etmek yerine makam aracı olarak kullanılmak üzere herbiri 2,156 milyon TL'ye 26 tane Toyota Jeep alıp Orman Bölge Müdürlerine itibar katmış. Yine bu dönemde yangın gözetlemek için alınan bir adet jet ve iki adet helikopter Orman Bakanı'nın kullanımına tahsis edilerek makam aracı yapmış.
Orman Bakanlığı 2021 yılı bütçesi 4.2 milyar TL. Bakanlık 2021 yılında yangın helikopteri almaya karar vermiş ve bu amaçla bütçede 1000 TL (yazıyla yalnız bin TL) lik ödenek ayırmış. Bakanlıktaki yangına karşı ciddiyete bakar mısınız?
Manavgat'ta yangın başladığında Bakanlığın emrinde Rusya'dan kiralanan 3 adet yangın söndürme uçağı vardı. 30 Temmuz'da bu uçaklardan biri arızalanarak Adana'ya inmek zorunda kaldı ve bir daha havalanıp çalışmalara katılamadı. 2 Ağustos'ta bir başka uçak daha arızalandı ve o da Antalya havaalanına indi. Hırvatistan'dan yardıma gelen uçak Türkiye'ye ulaştığında yangınla mücadele eden tek bir uçak vardı. Bu manada uçak sayısının yetersiz olduğu apaçık ortadadır. AKP kafası uçak sayısının yetersizliği anlaşılmasın diye bu dönemde eldeki tek uçağı değişik yangınlara müdahale ettirerek kullanmadıysa bende bir şey bilmiyorum demektir.
...
Hırvatistan ve İspanyol uçaklarının yangına müdahalesi ile AKP taifesinin THK uçaklarının ağır ve hantal olduğu , kullanışsız olduğu vs. iddiaları güme gitti. Hırvat uçağı müdahale ettiği daha ilk 40 dakikada yangına 6 sefer su bırakarak AKP'nin uçakların saatte ancak 2 defa su bıraktığı başta olmak üzere tüm savunma paradigmalarını yerle bir etti. Geçmiş yıllardan da biliyoruz ki AKP taifesi yalan söylemekten, yanlış bilgi vermekten asla çekinmez.
Yangınların devam ettiği dönemde de yalan söylemekten çekinmediler. Yetersizlikleri ortaya çıkmasın diye yandaş medyaya haber yaptırmadıkları gibi haber yapan kanallara da RTÜK'ü kullanarak sansür uygulamaya kalktılar. Gönüllülerin yangın mahalline girmemelerine ilişkin kararları da gönüllülerin sosyalmedya paylaşımlarını engellemek yani sansür amaçlıydı.
...
Yangınlar azalsa da halen devam ediyor. Sonradan kiralanan ve yardım amacıyla gelen uçaklarla 20 (-2=18) uçakla söndürme çalışmaları devam ediyor. Orman Bakanlığı gerekli tedbirleri almış ve yangın başladığında elinde 10 tane faal uçak olmuş olsa yangınlar bu kadar büyümez ve çok daha çabuk söndürülürdü. Yangın sonrası ne kadar alanın yandığı , kaç köyün ateşlerin içinde kalıp kül olduğu, ne kadar küçükbaş ve büyükbaş hayvanın telef olduğu bilinmiyor. Çünkü iktidar tarafından açıklanmıyor.
THK uçakları kullanılır kullanılmaz bu ayrı bir tartışma konusu ama Orman Bakanlığı üzerine düşeni yapmamış ve ülkenin yanmasına göz yummuştur. Burada yangını kimin çıkardığının bir önemi yoktur. PKK geçmişte orman yakmıştır. Bu yangınları (ki Manavgat yangınını çıkardıkları gerekçesiyle 12 ve 16 yaşında 2 çocuk tutuklanmıştır.) PKK çıkarmış olabilir mi? olabilir. Yarın yine çıkartabilir. PKK olmaz Işid çıkartır, MLKP çıkartır, El Kaide çıkartır... kim çıkartırsa çıkartsın Orman Bakanlığı yangına karşı hazır olmak ve bu yangınları söndürmekle yükümlüdür. Orman varlığını korumak ve miktarını artırmak Orman Bakanlığının varlık sebebidir. Bu sebeple Orman Bakanı ve AKP sorumludur. AKP'nin bir sorumluluğu da THK'nu denetim görevini yerine getirmemesidir.
...
Görüleceği üzere AKP ile THK (yönetimi üzerinden CHP zihniyeti) nin it dalaşı ülke için telafisi imkansız sonuçlar doğurmuştur. Devleti zaafiyete uğratmış , yaklaşık 36 bin kişinin evinden ayrılmasına sebep olmuştur.
17 Haziran 2021 Perşembe
Mafya Babasından Ahlak Dersleri
Avrupa Birliği bünyesinde yapılan bir araştırmaya göre Türkiye'de görsel ve yazılı basının %95'i "doğrudan ya da dolaylı" İktidarın kontrolünde. Kalan çok az basın-yayın organıysa başta CHP olmak üzere muhalif partilerin kontrolünde. sizin anlayacağınız "bağımsız" basın-yayın kuruluşu yok.
Mafya babası Sedat PEKER 45 gündür başta İçişleri Bakanı Süleyman SOYLU olmak üzere bir kısım bürokrat ve gazeteciye yönelik iddiaların yeraldığı videolar yayınlayıp şahsi twitter hesabından paylaşımlar yapıyor. Yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre halkın %25'i Sedat PEKER'in paylaşışlarından ve iddialarından habersiz.
Yine ORC isimli araştırma şirketinin 16 Haziran 2021'de yayınladığı bir anket çalışmasında vatandaşa "Kanal İstanbul nedir?" sorusu yöneltilmiş. İktidarın ilk kez 10 yıl önce telaffuz ettiği, ara ara gündeme getirdiği ancak son 3 yılda sürekli gündemde tutup "inadına yapacağını" belirttiği ve önümüzdeki haftasonu (26 Haziran 2021)temelinin atılması beklenen iktidarın deyimiyle "Çılgın Proje" olan Kanal İstanbul hakkında çalışmaya katılanların %47,8 i "Bilmiyorum" cevabını vermiş. %24,2 si İstanbul Boğazı Su Yolu Projesi demiş. %15,4'ü Kanal İstanbul'un "Tv Kanalı" olduğunu belirtirken sadece %12'si "Gemi Geçişi İçin Yol" diyerek doğru cevabı vermiş.
...
Hitler'in propaganda bakanı Joseph GOEBBELS "Bana Vicdansız bir medya verin size bilinçsiz bir halk sunayım" diyordu. Onun çalışmaları sonunda Ruslar Berlin'e girdiğinde Alman Halkı Moskova'yı fethetmek üzere olduklarını sanıyordu. Aynı durum bugün Türkiye'de de yaşanıyor. GOEBBELS yok ama onun işini Fahrettin ALTUN ve havuz medyası yapıyor. Görsel ve yazılı medyanın %95'i kontrol altında. Kontrol altında olmayan tek yer "sosyalmedya". Görsel ve yazılı medyada yaptıkları dezenformasyonu besledikleri trol ordusu ile başta twitter olmak üzere sosyalmedyada da yapıyorlar. Hatta çoğu zaman bizzat kendileri de trolleşiyor.
Sedat PEKER herhafta YouTube kanalından yayınladığı bir video ile vakıf olduğu pisliklerden buğleler sunuyor. Ancak Sedat PEKER'in iddialarına ilişkin iktidarın kontrolündeki basın-yayın organlarında haber yok. Süleyman SOYLU dışında iktidar kanadından bu iddialara yönelik tepki veren de yok. Tepki verilirse iddiaların alenileşmesi sözkonusu olacak oysa haber yapılmazsa bir süre sonra olay unutulup gidecek.
...
Sedat PEKER'in açıklamalarından sonra kendini aklamak için önce TRT1 kanalında yayına çıktı. Çanak sorulara verdiği cevaplar kimseyi tatmin etmeyince bu kez HaberTurk kanalında canlı yayına çıktı. 3 saatlik programın ilk 1,5 saatlik kısmında soru sorulmasına müsaade etmeden monolog yaptı. Son bölümde soru aldı ama o bölümde de istediği soruya cevap verdi istemediğine cevap vermemden geçti. 2-3 kez tekrarlanan soruları duymazdan geldi.
Programda soru soranlardan biri de bağımsız gazeteci görünümündeki HaberTürk angkermanı Veyis ATEŞ'ti. Veyis ATEŞ programda dişe dokunacak bir soru sormadı. hatta neredeyse hiç soru sormadı. Oysa Habertürk bağımsız(!) bir kanaldı ve Veyis ATEŞ de bağımsız kanalın bağımsız gazetecisiydi(!)
Tüm Türkiye gibi biz de Veyis ATEŞ'in niçin doğru dürüst soru sormadığını düşünürken yine bir Sedat PEKER paylaşımı sebebi ortaya koydu. Sedat PEKER Süleyman SOYLU ve onunla birlikte hareket eden Mehmet AĞAR, Korkut EKEN gibi kişilerin Sezgin Baran KORKMAZ isimli bir iş adamına çöktüğünü , Veyis ATEŞ'in de Sezgin Baran KORKMAZ'dan 10 Milyon Euro para istediğini ve bu konuşmanın bir ses kaydı olduğunu açıkladı. Gazeteci(!) Sevilay YILMAN bu ses kaydının varlığını ve Veyis ATEŞ'in Sezgin Baran KORKMAZ'dan 10 Milyon Euro istediğini köşe yazısı ile teyit etti. Akabinde Sezgin Baran KORKMAZ bir açıklama yaparak olayın doğru olduğunu ve Veyis ATEŞ'in bir "klik" adına kendisinden 10 milyon Euro istediğini söyledi. Bu klik kimlerden oluşuyor? Süleyman SOYLU, Mehmet AĞAR, Korkut EKEN...?
...
Veyis ATEŞ gerçekte İlahiyat Fakültesi mezunu. Özel bir kolejde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yaparken bir yolunu bulmuş ve HaberTürk Tv'nin anahaber bülteni spikeri olmuş. O yol Süleyman SOYLU'dan geçmiş olabilir mi? Ya da aynı klik her ikisine de aynı dönemde yol vermiş olabilir mi?
Süleyman SOYLU AKP'ye katılmadan öncce yakın çalışma arkadaşları ve çevresi ile "Perşembe Toplantıları" adı altında toplantılar gerçekleştiriyordu. AKP'ye katılmadan önceki Conrad otelde yapılan son "Perşembe Toplanrtısı"nda Veyis ATEŞ de salondaydı.
Bu olay patladıktan sonra sosyalmedyada Veyis ATEŞ'in yazlık villasının fotoları paylaşıldı. Villanın değeri yaklaşık 3 milyon TL. 2014 yılına kadar bir özel kolejde Din Kültürü Öğretmenliği yapan biri 6 yıllık bir sürede 3 milyon TL lik yazlık villaya nasıl sahip olur? Üstelik Sezgin Baran KORKMAZ'ın otelinde geceliği 100 Bin TLlik odalarda tatiller yaparak bu parayı nasıl biriktirir?
...
Konu Sezgin Baran KORKMAZ'dan açılmışken hemen belirtelim. Sosyalmedyada başta Ahmet Hakan olmak üzere 12 gazetecinin Sezgin Baran KORKMAZ tarafından maaşa bağlandığı iddiaları dolaşıyor. Olayın üzerinden yaklaşık 48 saat geçti ama Ahmet Hakan henüz bir açıklama yapmadı.
...
Sedat PEKER açıklamalara devam edecek mi bilinmez ancak şuana kadar yayınladığı 9 video ve twitter hesabından yaptığı paylaşımlarda anlattığı olaylar bu ülke bitmiş dedirtecek cinsten. Kendisinin sütten çıkış ak kaşık olmadığını biliyoruz ancak AKP yetkililerinin ve trollerinin Sedat PEKER'i suçlayan , aşağılayan açıklama ve paylaşımları ciddiye alınacak gibi değil.
Geçmişte Sedat PEKER'le iş tutmuş , partileri için miting yaptırmış , propaganda amacıyla kahve paketi hazırlattırmış , muhalefeti kan banyosu yaptırmakla tehdit ettirmiş insanların muhalefeti "mafya babasından medet ummakla" suçlaması ahlaksızlık. Aynı ahlaksızlığı Fetö ile iş tutup sonrasında eleştiren , doğruyu söyleyen herkesi fetöcülükle suçlayarak da yapmışlardı.
...
AKP 2017 referandumu öncesi propaganda amacıyla kahve dağıtmıştı. O kahveleri Sedat PEKER tedarik edip AKP teşkilatlarına vermiş ve hala parasını alamamış.
Adamlar mafya babasının bile parasına çökmüş.
Ve
O mafya babasının "ahlak" dersi verdiği bir güruh bu ülkeyi yönetiyor. Mafya babası bile bu güruhtan daha ahlaklı görünüyor. Daha önce "İslamcı Ahlakı" başlığı ile bu güruhun ahlak ve din anlayışını anlatmıştık.
Korkarım ki bu ülke ile işleri bittiğinde fakir bir millet kalacak ortada...
5 Eylül 2020 Cumartesi
Tarikattan Hanedana
14 Temmuz 2020 Salı
Ayasofya : Kimin Zaferi ?
Danıştay Ayasofya'nın "müzeye dönüştürülmesine dair
1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti." Akabinde Cumhurbaşkanı
bir Kararname yayınlayarak Ayasofya'nın Cami olarak kullanılması amacıyla
Diyanet İşleri Başkanlığına devretti.
Bu olayın görünen yüzü. Bir de görünmeyen yüzü var.
Bu konu hakkında daha önce 10.06.2020 tarihinde “Ayasofya
Üzerinden Mağduriyet Kasmak” isimli bir yazı yayınlamıştım. O yazıya ek
olarak devam edelim.
İtiraf edelim ki AKP yönetimi “Kazan ya da Kazan” üzerine tek
ihtimalli bir sistem kurmuş. Biz ihtimal olarak Danıştay’ın önceki kararları
istikametinde hüküm vereceğini ve AKP’nin buradan bir “mağduriyet”
devşireceğini düşünerek yazıyı kaleme almıştık. AKP Yönetimi Mağduriyet
devşirmek yerine –Danıştay 10.Dairesinin kararına da bağlı olarak- “Zafer
Devşirdi.” AKP ,Danıştay’ın vereceği her karardan menfaat temin edeceği bir pozisyon
almıştı. Burada ilginç olan Danıştay 10. Dairesinin Dava Daireleri Genel Kurulu Kararına rağmen görüş değiştirmiş olması. (Mevcut karar hoşumuza gitse de hukuki anlamda hukuk dışına çıkılmasını ve hukuk güvenliğinin yok edildiğini gösteren bir karar)
Davalı Kim?
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı. (2018 deki Kanun değişikliği öncesi TC Başbakanlığı) yani Cumhurbaşkanlığını temsilen Recep Tayyip Erdoğan.
2008 yılında kendisine karşı dava açılan ve Danıştay'dan
"Davanın Reddedilmesini isteyen ve davayı reddettiren kim? Dönemin
Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan. R. Tayyip Erdoğan'ın isteği ile reddedilen dava
2012 yılında Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulunca Onanarak kesinleşiyor.
Sürekli Vakıflar , Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği
Tayyip Erdoğan'a karşı kaybettiği davadan sonra yılmıyor ve 31.08. 2016
tarihinde AKP 'nin iktidar olduğu ve başında başbakan olarak Binali Yıldırım'ın
bulunduğu Başbakanlık'tan "Ayasofya'nın Cami olarak ibadete
açılmasını" istiyor. Başbakanlık kendisine bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü
aracılığıyla 19.10.2016 tarih ve 27882 sayılı yazıyla bu talebi reddetti.
(Karardan) DAVALI İDARENİN SAVUNMASI: "Davalı (Kapatılan) Başbakanlık tarafından, 1934 yılında yürürlüğe konulan Bakanlar Kurulu Kararına karşı yıllar sonra dava açılamayacağı, davanın süresinde olmadığı; davacının Başbakanlığa ve diğer kurumlara Ayasofya ile ilgili olarak zaman zaman başvurularda bulunduğu, davaya esas başvuru içeriğinin bir öncekinden farksız olduğu, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının iptali hususunda muhtelif davalar açıldığı, yine aynı işleme karşı davacı tarafından daha önce açılan davanın reddedildiği ve bu kararın kesinleştiği, işlem hakkında kesin hüküm bulunduğu; Ayasofya Camii'nin 1470 tarihli Mehmed Han-ı Sanî Bin Murad Han-ı Sanî Vakfı vakfiyesinden olup tapunun 57 pafta, 57 ada, 7 parselinde “türbe, akaret, muvakkithane ve medreseyi müştemil Ayasofya’yı Kebir Camii Şerifi” olarak kayıtlı olduğu, sözkonusu Vakfın tüzel kişiliğe sahip bir mazbut vakıf olduğu ve Vakıflar Genel Müdürlüğünce temsil ve idare edildiği; Devlet idaresinin en yüksek karar organı olan Bakanlar Kurulunun idare alanında genel karar organı olduğu, Anayasa ve kanunlarla kendisine ayrıca ve açıkça yetki verilmemiş olsa bile, idare alanında “kanuna dayanmak” ve “Anayasaya ve kanunlara aykırı olmamak” şartıyla istediği her işlemi yapmak konusunda yetkili olduğu; Ayasofya’nın tahsis ve kullanım şeklinin değiştirilmesinin yürütmenin takdirinde olduğu, ulusal ve uluslararası koşullar ile içhukukumuz çerçevesinde Bakanlar Kurulunca bu konuda her zaman karar alınabileceği, Bakanlar Kurulu Kararında yer alan imzaların sahte olduğu iddiasının gerçeği yansıtmadığı öne sürülerek, davanın reddi gerektiği savunulmaktadır." şeklinde Davanın Reddini isteyen bir savunma yapıldı.
Davanın kazananı kim? Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve
Çevreye Hizmet Derneği.
Davayı Kaybeden Kim? Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı.
...
Ayasofya'yı ibadete R. Tayyip Erdoğan açtırmışsa;
1- 2002 yılında başlayıp 2008 yılında Ret ile biten davayı
başbakan olarak niçin reddettirdi?
2- Derneğin 2016 yılında "Ayasofya camii olarak ibadete
açılsın" talebini AKP hükümeti niçin reddeti ve olayı yargı sürecine
taşıdı.
3- Dernek 2016 yılında dava açtığında Başbakanlık niçin
"Davayı Kabul" etmedi?
4- AKP Hükümeti ve Partili Cumhurbaşkanı mahkemeden niçin
"Davanın Reddine karar verilmesini istedi"? ve 4 yıl boyunca aynı
savunmayı yaptı?
5- Ayasofya'yı ibadete , 2002 yılından beri başvuru yapıp
davalar açarak hukuki süreç kovalayan ve sonunda davayı kazanan Sürekli Vakıflar
Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği mi açtırdı? yoksa derneğin
başvurularını reddedip, davanın Reddi yönünde savunma yapan ve davayı kaybeden
AKP hükümeti ve partili Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan mı açtırdı?
6- Dava süreci bir yana Ayasofya'nın Müzeye dönüştürülmesine
ilişkin tesis edilen Bakanlar Kurulu Kararını İdari İşlemin özelliğinden yola
çıkarak AKP'nin iktidara geldiği Kasım 2002 den Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemine geçildiği 2018 yılına kadar alınacak bir Bakanlar Kurulu Kararı ile niçin
iptal etmediler? 2018 sonrası Bakanlar Kurulu
yerini Cumhurbaşkanlığı aldığından Ayasofya'yı bir Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi ile niçin cami olarak ibadete açmadılar?
7- İleri de hukuki bir sıkıntı yaşamamak ve ben açmadım
Danıştay verdi kararı savunmasının arkasına saklanmak için mi hukuki süreç
beklenildi?
8- Ayasofya’yı R. Tayyip Erdoğan ve AKP ibadete açmışsa 2002 yılından beri Ayasofya’nın ibadete açılması için koşturan, davalar açan Sürekli Vakıflar, Tarihe ve Çevreye hizmet Derneği ve bu derneğin 75 yaşındaki emekli öğretmen başkanı İsmail Kandemir ne yapmıştır?
10 Haziran 2020 Çarşamba
Ayasofya Üzerinden Mağduriyet Kasmak
Ayasofya konusunda yine oyun oynanıyor.
Geçtiğimiz haftadan beri Ayasofya'nın açılacağını ima eden açıklamalar yapıyor. En son Danıştay'ın kararını beklediklerini söyledi.
İyi Parti dün TBMM'ye "Ayasofya'nın ibadete açılması" için araştırma önergesi verdi. Önerge'ye AKP "ret" oyu verirken MHP ve HDP çekimser oy kullandı. İyi Parti'nin Ayasofya önergesi reddedildi. AKP nin ret oyu kadar "Hdp ile aynı doğrultuda oy kullanmayız" diyen MHP'nin çekimser oyu vererek HDP ile aynı doğrultuda oy kullanmasıydı ilginç olan.
AKP ret oyu verme gerekçesi olarak
"Danıştay Kararı"mı beklediklerini ve açılmış bir dava olduğunu ileri
sürdü.
Danıştay’daki bu dava neyin nesidir sorusu geldi haliyle akıllara.
AKP'nin sonucunu beklediği bu dava kendi açtığı bir dava değil. Yani 3.bir kişinin açmış olduğu davanın sonucunu bekliyor AKP yönetimi.
Davayı bugün 75 yaşında Bursalı emekli bir öğretmenin başkanlığını yaptığı Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği açmış. Dernek 2005 yılında Ayasofya'nın müzeye çevrilmesine ilişkin 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali için İdari Yargıya başvurmuş. İdare Mahkemesi görevsizlikle davayı Danıştay'a yollamış. Danıştay 10.Dairesi 2008 yılında yapılan işlemde iptali gerektirecek bir hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiş. Karar 2012 yılında Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulunca onanmış. Karar Düzeltme istemi de 2015 yılında reddedilmiş. Davacı bu karar üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmış. Anayasa Mahkemesi 2018 de bu başvuruyu reddetmiş ve hukuki süreç tamamlanmış.
Aynı dernek 2016 yılında Danıştay 10. Dairesine bir dava daha açmış. Bu kez hem Ayasofya'nın müzeye çevrilmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararının iptalini hem de Karardaki Atatürk'e ait imzanın sahte olup olmadığının araştırılmasını istemiş...
Dava bundan ibaret.
Bu dava pek muhtemel reddedilecek.
...
Bu dönemde MHP ve Devlet Bahçeli'nin çıkışları da ilginç. Twitter hesabından "Ayasofya'dan çan sesi değil ezan sesi yükselecektir" şeklinde paylaşım yaptı. Oysa Ayasofya'dan 29 Mayıs 1453 ten bu güne çan sesi yükselmemişti. Yine 1991'de Ayasofya'nın içindeki Hünkar Kasrı bölümü ibadete açılmış ve o tarihten bugüne hem Ayasofya minarelerinden ezan sesi yükselmekte hem de vakit ve Cuma namazları kılınmakta.
...
...
Burada ilginç bir durum daha var. AKP Ayasofya'yı camiye çevirmeye çalıştığını iddia ederken iktidarda olduğu 18 yıl boyunca bir şey yapmamış. Yaptığı tek şey 2026 yılına kadar Ayasofya dahil 54 müze ve ören yerinin gişe işletmesini ihaleyle özel sektöre vermek. İhaleyi asıl sahipleri Yahudi kökenli olan İsviçre merkezli Sicpa isimli firmanın Türkiye ayağı olan Sicpa Turkey isimli firmaya vermiş. Sicpa Turkey'in başkanı ise bir dönem AKP MKYK üyeliği yapan Kürt Sabetaist Hasan Cüneyt Zapsu'nun asistanı ve AKP'nin milletvekili adayı olan Cavidan Gülşen Karanis Ekşioğlu. Bugün Ayasofya Cami olarak ibadete açılırsa bir de bu firmaya tazminat ödemek zorunda kalınacak.
...
Elinde bu takdir yetkisi bulunan kişinin bu yetkiyi kullanmadan serdettiği her söz laf-ı güzaftır. Cumhurbaşkanınca 10 dk da çözülebilecek bir mevzu 1 aydır gündemi işgal etmektedir.
Durum mevcut haliyle bir PR çalışması ve seçim yatırımıdır...
3 Mayıs 2020 Pazar
S. Sevi'nin Nathan'ı , Hitler'in Goebbels'i Vardı. Peki Ya AKP'nin?
4. sayfadaki künyede kitabın ismi Sabbataı Sevi - The Mystical Messiah olarak yazılmış. Yine aynı sayfada kitabın 1973 yılında basılan İngilizce edisyonundan çevirildiği anlaşılıyor. Bu kitap 2001 baskı. İlgi çekmesi amacıyla ismi değiştirilerek yayınlanmış anlaşılan. Aynı İngilizce baskısından faydalanılarak kitap yanılmıyorsam 2010 ya da 2011 yılında Kabalcı Yayınevi tarafından "Sabetay Sevi- Mistik Mesih" adıyla yayınlanmıştı.
Gershom Scholem'in orijinal kitabı 1000 sayfa. Kabalcı Yayınlarından çıkan kitap 845 sayfa civarındaydı. Çeviriden mi kısaldı yoksa birileri sansür mü uyguladı bilinmez. Burak Yayınlarından çıkan kitap ise 432 sayfa. Sizin anlayacağınız "kuşa dönmüş" kitap. Kabalcı Yayınlarının baskısı gerçekten çeviriden kaynaklanmış olabilir ama atıf yapılan sayfaların uyuşmaması insanın zihninde soru işaretleri oluşturuyor. Diyelim ki 655.sayfayı okuyorsunuz. Sayfada bir dipnot var. Dipnotta diyor ki ayrıntı için 875.sayfaya bakınız. Bakıyorsunuz 875. sayfa yok kitapta. Sonraki baskılarda düzelttiler mi? Bilmiyorum ama okumaya karar verirseniz yine de Kabalcı Yayınlarından çıkan edisyonu okuyunuz.
Yayınevleri sansür yapar mı? Bu ülkede herşey olur.
Türkiye'deki "kripto Yahudiler" konusunda en bilgili kişi Avram Galante'dir. Galante'nin "Pakraduniler" üzerine yazılmış bir kitabı vardır. Kitap İstanbul'da Fransızca olarak basılmış. 1933 yılında yapılan 4. baskısının fotokopisini gördüm. Kitap Türkiye'de hiçbir kütüphanede yok. Bugüne kadar da Türkçe'ye çevrilmemiş. Birkaç yıl önce Kürt kökenli Siyasal İslamcılara yakın bir sosyolog kitabın bir nüshasını (muhtemelen fotokopisi) elde etti ve kitabı çevirtti. Ancak iş baskı aşamasına gelince baskıdan vazgeçti. Sebebi sorulduğunda " Kitabın son bölümünde bir iddia var. Bu bölgedeki Araplarla ilgili. Bu kitaptan dolayı o Arapları gücendiremezdik. Töhmet altına bırakamazdık..." şeklinde oldu. Yine konuşmanın ilerleyen bölümünde "Gerçi Pakraduniler ciddi bir sorun. İslami Kesim içinde dahi" diyordu. Bu konuşmanın üzerinden yaklaşık 4 yıl geçti ve kitap halen basılmadı. Kabaca söylemek gerekirse Avram Galante kitabında Siirt'teki Arap kökenli bazı kişilerin aslında Pakraduni olduklarını yazmış anlaşılan. Emine Erdoğan ve ailesi Arap. Bununla birlikte geçmişte Emine Erdoğan'ın mensup olduğu "Gülbaran" ailesinin aslında Yahudi kökenden geldiği iddia edilmişti. Galante'nin kitabının yayınlanması halinde bu iddialar yine gündeme gelecek ve iş Tayyip Erdoğan'ın Pakraduni olduğu iddialarına kadar gidecekti. (ki daha önce Ergun Poyraz'ın kitaplarında bu tür iddialar yer almıştı) Bu sosyolog arkadaş bir anlamda bunun önüne geçmek için kitabı yayınlamaktan vazgeçti. Yani bir anlamda kitabın tamamına sansür uyguladı ve bastırmadı.
Rizelilerle Siirtliler arasında yapılan evliliklere "dikkat" şeklinde küçük bir not düşelim buraya.
Amacımız kitap tanıtmak değil elbette.
Kitabı okurken sık sık günümüz Türkiyesi canlandı gözümün önünde. Sabetay Sevi'yi bu ülkede herkes bilir de (en azından ismen ve dönme olarak) arkasındaki gerçek gücün kim olduğunu kimse bilmez. Luriacı Kabalizmi , Gazzeli Benjamin Nathan Eskenazi'yi kimse duymamıştır. Ya da haksızlık etmeyelim çok az kişi duymuştur.
Sabetay Sevi mesihtir. Gazzeli Nathan ise onun Peygamberi (İsrailoğullarındaki peygamber anlayışı İslam inancındaki Peygamber anlayışı ile aynı değildir. Scholem'e göre Sabetaist Hareketin doruğa ulaştığı dönemde sadece Kudüs'te 200 kadın peygamber vardır). Aslında sabetay Sevi'yi Sabetay Sevi'nin mesih olduğuna ikna eden kişi. Sadece Sabetay Sevi'yi değil tüm "meamin"leri ikna eden kişidir. Sabetay Sevi'nin mesihliğini açıkladığı 1665 Eylül'ünden bugüne kadar gerek Sabetay Sevi'nin gerekse sonradan oluşan Sabetaist Hareketin ideoloğu. Peygamberlik konusunda Nathan yalnız değildir. Sabetay Sevi'nin Nathan'dan başka yüzlerce peygamberi vardır.
Gershom Scholem'e göre Sabetay Sevi psikolojik sorunları olan manik-depresif bir kişiliktir. Özellikle manik dönemlerinde hareketlerini ve sözlerini kontrol edememekte ve sürekli yanlışlar yapıp potlar kırmaktadır. Taraftarlarına ümit aşılamak için sürekli vaadlerde bulunmakta, kurtuluş tarihleri vermektedir. Verdiği tüm tarihlerin yanlış çıkması , kırdığı potların ya da yanlış anlaşılabilecek cümlelerin düzeltilmesi/tevil edilmesi , hareketin PR çalışmaları vs. başta Nathan olmak üzere çevresindeki peygamberlere düşmüştür. Nathan ve peygamberler hemen her yere mektuplar gönderip Yahudi cemaatlerini Sabetay Sevi'nin arkasında toplamaya çalışmış, yine bu mektuplarla yaptığı hatalara ilahi ve meşru anlamlar yüklemiş, davranışları, sözleri tevil etmişler ve ortaya toz pembe tablolar çizmişlerdir. Sabetay Sevi'yi takip eden takipçileri de (büyük oranda bu mektupların ve söylemlerin de etkisiyle) savunma mekanizmaları geliştirerek sabetay Sevi'nin söz ve davranışlarını , düşüncelerini aklileştirmiş ve meşrulaştırmışlardır. Öyle ki Sabetay Sevi her ne yaparsa yapsın yaptığı şey ilahi bir zemindedir ve davaya hizmet etmek için yapılmıştır. Öyle ki Sabetay Sevi'nin mesih olduğuna inanmayanlar kafir ilan edilmiştir.
Şu son paragraf size de tanıdık geldi mi?
Sabetay Sevi'nin Nathan'ı vardı , Hitler'in de Goebbels'i. Peki ya AKP'nin ?
AKP'nin de "Pelikan"ı var. Hem de çoğunluğu Sabetay Sevi ekolünden gelen kişiler.
AKP yandaşları üzerinden bir havuz medyası kurdu ve görsel ve yazılı medyayı neredeyse denetimi altına aldı. AB'nin yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye'deki görsel ve yazılı medyanın %95'i doğrudan ya da dolaylı olarak iktidarın denetiminde. Geriye kalanda büyük oranda CHP'nin kontroünde. Ülkede bağımsız görsel ve yazılı medya organı yok. Bağımsız olan sadece sosyalmedya.
AKP sosyalmedyayı da kontrol altına almak kamuoyunda "Pelikan" olarak adlandırılan bir yapı oluşturdu. Bu yapı bünyesindeki gazeteci ve yazarlarla görsel ve yazılı medyayı kontrol ederken sosyalmedyayı kontrol etmek içinde binlerce "trol" istihdam edip hesaplar açtırdı. Bu yapı ve troller üzerinden muhalifleri susturmaya çalışıyor. Bugüne kadar istenilen başarı elde edilememiş olmalı ki şimdi sosyalmedya etiği çalışması yapıp etik kurallar yayınlıyorlar. Parti yönetimi etik kuralları yayınlayadursun besledikleri trolleri sağa sola saldırıp küfür etmeye son hız devam ediyor. Bu arada da AKP'nin ortağı Devlet Bahçeli sosyalmedya hesaplarına ancak TC numarası ile girilebilmesi için bir düzenleme yapılmasını isteyerek sosyalmedyanın da bir anlamda iktidarın kontrolüne alınmasının yolunu açmaya çalışıyor.
...
Sabetay Sevi din değiştirip Müslüman olduğunu(!) açıkladığında Yahudi Cemaatinde sıradan vatandaş olup da Sevi'ye iman eden pek çok kişi utancından günlerce evinden çıkamamış, bir kısmı da Batı Avrupa ve Lehistan'a kaçmıştı. Nathan, Sevi'nin avdeti(!)nden sonra 12 yıl daha, Peygamberliğe devam etti. Sevi'den 4 yıl sonra 1680'de Üsküp'te öldü ve oraya defnedildi. Mezarı Sabetaistlerin Hac ve ziyaret yaptığı bir yerdi. İkinci Dünya Savaşı'nda mezarlığa isabet eden bir bomba bu hac alanını yok etti. Sabetaistler S. Sevi'nin Müslüman olmasından(!) sonra hertürlü hakaret ve aşağılamaya aldırış etmeden hayatlarına devam etmişlerdi.
Bu Pelikan taifesi utanmaz ve arlanmaz. Dedik ya Sabetaist ekolden geliyorlar diye...


