mhp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mhp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2022 Salı

Milli Takım- Hemşehricilik, Kabilecilik, Millet

 (Eylül 2021 de Bir yerel gazetede yayınlanmıştır)

            Futbol Milli Takımımız rezil bir haftayı geride bıraktı. Sıfır çekilen Avrupa Şampiyonasından sonra alınacak galibiyetlerle düzlüğe çıkılacağı düşünülürken önce kendi evimizde 2-0 öne geçtiğimiz maçta zayıf rakip Karadağ ile 2-2 berabere kaldık. Akabinde Avrupa’daki en zayıf takımlardan biri olan Cebelitarık’ı 3-0 yenerken bir hayli zorlandık. Salı akşamı da “kader maçı” olarak nitelendirdiğimiz maçta deplasmanda Hollanda’ya karşı 6-1 gibi tarihi bir hezimet yaşadık.

            Konumuz futbol ya da Milli Takım’ın maçları değil.

Oynanan her Milli Maç sonrası sosyalmedya üzerinde yoğun bir tartışma yaşanıyor. Yapılan bu tartışmalara dikkat eden oldu mu bilemiyorum. Başta twitter olmak üzere sosyalmedya üzerinden yapılan tartışmalara dikkat edenler apaçık bir gerçekle yüzyüze geleceklerdir.

Son bir hafta içerisinde Milli Takım’ın oynadığı maçlar sonrası yaşanan tartışmalara ve taraftar tepkilerine baktığımızda ilginç durumlarla karşılaşıyoruz.

Herşeyden önce teknik direktör Şenol Güneş üzerinden yapılan tartışmalar var. (Sözleşmesi feshedildi) Şenol Güneş’in Trabzonlu ve bir Trabzonspor efsanesi olması sebebiyle Milli Takım seçmelerinde Trabzonsporlu oyuncuları kayırdığı ve haketmedikleri halde Milli Takım kadrosuna alarak ısrarla oynattığı iddiasındalar bazı vatandaşlar. Daha önce Beşiktaş’ta çalışmasından dolayı Beşiktaşlı futbolcuları kolladığı da söyleniyor.  Fenerbahçe taraftarları başta kaleci Altay olmak üzere Fenerbahçeli futbolcuların oynatılmadığını iddia ediyor. Altay’ın en iyi kaleci Uğurcan’ın ise –onların tabiriyle- “ÇÖP” olduğunu söylüyorlar, yazıyorlar. Altay’ın oynadığı maçta bu kez aynı tavrı Trabzonspor taraftarı takınıyor. Galatasaraylı taraftarlar tüm milli takımın Galatasaray’da oynayan oyunculardan kurulması isteğini yansıtırken Beşiktaşlı taraftarlar Beşiktaş’ta oynayan futbolculardan kurulu bir Milli Takım arzu ediyor. Özellikle büyük(!) takım taraftarı diğer büyük(!) takımın futbolcularını Milli Takım forması altında sahada görmek istemiyor. Onları işe yaramaz ve çöp olarak nitelendiriyor. En ufak bir hatada ,verilen bir yanlış pasta tüm sorumluluğu diğer büyük takım oyuncularına   yüklüyor. Şöyle bir örnek vereyim. Karadağ maçının 90+7. dakikasında serbest vuruştan yenilen golle ilgili olarak Fenerbahçeliler faulü yapan Galatasaraylı defsans oyuncusunu ve barajın 4 yerine 3 kişiden oluşması sebebiyle diğer takım oyuncularını suçluyor ve Altay’ın golde bir hatası olmadığını iddia ediyorlar. Galatasaraylılar Galatasaraylı oyuncunun yaptığı faulden değil Altay’ın hatasından golün yenildiğini savunuyorlar. Trabzonsporlular kaleyi Uğurcan yerine Altay’ı teslim ettiği için Şenol Güneş’i kapattığı köşeden golü yediği için de Altay’ı suçlayıp Uğurcan’ın o golü yemeyeceğini iddia ediyorlar. Bu tartışma her futbolcu için yapılıyor. Diğer takım futbolcusuna sorumluluk yüklemekle kalmıyor hakaret ve küfrediyor. Kendi söylediğinin dışında bir şeyler söyleyenler ve kendi söylediğine itiraz edenler de hakaret ve küfürden nasibini alıyor.

Taraftarlar arasında öyle bir algı var ki aynı (Milli) Takım içinde aynı formayı giyen ama rakip dışında kendi aralarında mücadele eden takımlardan müteşekkil. Galatasaraylı taraftar Fenerbahçeli , Beşiktaşlı, Trabzonsporlu futbolcunun gol kaçırmasını, kötü oynamasını, hata yapmasını bekliyor. Bu beklenti diğer takım taraftarları içinde geçerli.

Milli Takım etrafında kenetlenmesi gereken taraftarlar Milli Takım yerine kendi takımları etrafında kenetlenmeyi tercih ediyor. Şenol Güneş’ten boşalan Milli Takım Teknik Direktörlüğü görevine Sergen YALÇIN’ın adının geçmesi bile Beşiktaşlı taraftarları çileden çıkartmaya yetiyor. Açıkça ve toplu halde “ Sergen Beşiktaş’tan ayrılmasın TFF Milli Takım’a başka bir hoca bulsun” diyorlar.

Anadolu’da hemşehricilik sosyolojik bir olgu olarak varlığını sürdürüyor. Bu olgu ufak değişikliklerle ülkenin batısından doğusuna doğru gittikçe artıyor. Özellikle taşradan gelenler başta İstanbul olmak üzere büyükşehirlerde hemşehri dernekleri/vakıfları etrafında toplanıyorlar. Özellikle Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden büyükşehirlere gelenlerde ve bürokraside hemşehricilik çok fazla bir yer işgal ediyor. Trabzonlular, Rizeliler, Gümüşhaneliler, Sivaslılar, Bayburtlular,  Malatyalılar… il dernek/vakıflarının dışında ilçe ilçe, köy köy kurdukları derneklerle memleket ve çıktıkları topluluklarla bağlantılarını devam ettiriyorlar.

Karadeniz Bölgesi dışında hemşehricilik olgusunun yoğun olduğu bölgelerde bir başka olgu daha sosyolojik alanı etkiliyor. Aşiretçilik-kabilecilik. İnsanlar aşiret-kabile yapılanmaları çevresinde toplanıyorlar ve kendilerini aşiretleri-kabileleri ile ifade ediyorlar. Sosyal ilişkilerini belirli oranda aşiret-kabile yapılanmaları  üzerinden dizayn ediyorlar.

Yine aynı bölgelerde sosyal ilişkileri düzenleyen bir diğer etken unsur cemaat - tarikat yapılanmaları. Aşiret yapılanmaları etnik bir temel üzerine inşa edilse de cemaat ve tarikat yapılanmaları dini temel üzerine kurgulanıyor. (İçiçe girdiği zamanlarda var)

Tüm bu yapılar etnik, dini , coğrafi birliktelikler oluştururken sosyal hayatta kendileri gibi oluşmuş diğer yapılarla ister istemez karşılaşıyor. Bir hemşehri derneği, bir aşiret, bir cemaat-tarikat sosyolojik alanda kendine alan açmak , üye sayısını -etki alanını büyütmek, siyasetten, ticaretten , bürokrasiden pay almak ve daha da büyümek için çaba gösterirken aynı sosyal alanda kendisi gibi hareket ederek büyümek isteyen başka bir yapıyla karşılaşıyor. Bu karşılaşma mücadeleyi de beraberinde getiriyor. Aralarında gizli bir çekişme ve mücadele başlıyor. Bu mücadele bir zaman sonra öyle bir noktaya geliyor ki artık diğer yapıyı düşman gibi görmeye başlıyorlar.

“Millet” sosyal yapıların en üst noktasıdır.  Milletleşme sürecine yaklaştıkça “Millet altı yapılar” olarak nitelendirilen bu yapıların sayısı azalır. Bu yapılardaki sayı arttıkça “Millet” mevhumundan uzaklaşılır. Bir zaman gelir ki farkında olmadan “millet içinde millet”ler oluşur. Aşiretin, cemaatin- tarikatın çıkarı bütünün (millet) çıkarının önüne geçer. Yapı içerisindeki kişiler çoğu zaman bunun farkına bile varmaz. Hatta bu yapıların başındaki kişiler , yöneticiler bunu istemeseler bile farkında olmadan yapılar o yöne doğru evrilir. Milletaltı yapılardaki artış , bölünmeyi ve kompartımanlaşmayı körükler. Bu artış ülke birliğini tehdit eder boyuta gelir uzun vadede. Aynı şekilde sayıdaki artış ve çekişme bürokraside liyakatsizliği artırdığı gibi enerjinin boşa harcanmasını da beraberinde getirir. Bu durum “millet olma sürecine” zarar verdiği gibi devleti de liyakatsız ellerde güçsüz bırakır.

20 yıllık AKP iktidarı döneminde bürokraside belirli şehirlerin , aşiretlerin-kabilelerin, tarikat ve cemaatlerin öne çıkması , liyakatın gözardı edilmesi bugün yaşadığımız sıkıntıların kaynaklarından biri, belki de birincisi.

Milli Takım üzerinden taraftarlar arasında yaşanan tartışmalar aslında toplumun millet altı yapılanmalara doğru evrildiğini ve Milletin çözüldüğünü gösteriyor. 40 yıl önce aynı tribünde yanyana maç izleyen insanlar bugün kamplaşmış durumda. 20 yıl önce herkesin bir tek milli takımı varken bugün Galatasaraylının kendi milli takımı , Fenerbahçelinin kendi milli takımı var neredeyse. Bu durum Beşiktaşlılar ve Trabzonsporlular içinde geçerli.

AKP politikaları millet altı yapıları önplana çıkartarak milleti çözüyor. AKP’nin sosyolojik anlamdaki millet kavramı ile sıkıntısı var. Bunu hepimiz biliyoruz. Peki her alanda AKP politikalarını destekleyen “Milliyetçi” MHP/BBP’nin milletin çözülmesinden muradı nedir? Millet altı yapılar yoluyla oluşturulan bu çözülmeyi görmüyorlar mı? Yoksa “Millet” diye bir kaygıları mı yok? En önemlisi siyaseten bile olsa kendileri gibi düşünmeyen milletin yarısını zillet-illet , vatanhaini… ilan edip ötekileştirerek milleti bir arada nasıl tutmayı düşünüyorlar?

10 Haziran 2020 Çarşamba

Ayasofya Üzerinden Mağduriyet Kasmak

Ayasofya konusunda yine oyun oynanıyor.

            Erdoğan geçen yıl Ayasofya'yı gündeme getirenleri "önce yanındaki Sultanahmet Camii'ni doldurun dedi. "Ayasofya'nın açılmasını isteyen "namussuzlar" var" diyerek hepimizi namussuz da ilan etti.

            Geçtiğimiz haftadan beri Ayasofya'nın açılacağını ima eden açıklamalar yapıyor. En son Danıştay'ın kararını beklediklerini söyledi.

İyi Parti dün TBMM'ye "Ayasofya'nın ibadete açılması" için araştırma önergesi verdi. Önerge'ye AKP "ret" oyu verirken MHP ve HDP çekimser oy kullandı. İyi Parti'nin Ayasofya önergesi reddedildi. AKP nin ret oyu kadar "Hdp ile aynı doğrultuda oy kullanmayız" diyen MHP'nin çekimser oyu vererek HDP ile aynı doğrultuda oy kullanmasıydı ilginç olan.

            AKP ret oyu verme gerekçesi olarak "Danıştay Kararı"mı beklediklerini ve açılmış bir dava olduğunu ileri sürdü.

             

             Danıştay’daki bu dava neyin nesidir sorusu geldi haliyle akıllara.

 

AKP'nin sonucunu beklediği bu dava kendi açtığı bir dava değil. Yani 3.bir kişinin açmış olduğu davanın sonucunu bekliyor AKP yönetimi.

Davayı bugün 75 yaşında Bursalı emekli bir öğretmenin başkanlığını yaptığı Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği açmış. Dernek 2005 yılında Ayasofya'nın müzeye çevrilmesine ilişkin 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali için İdari Yargıya başvurmuş. İdare Mahkemesi görevsizlikle davayı Danıştay'a yollamış. Danıştay 10.Dairesi 2008 yılında yapılan işlemde iptali gerektirecek bir hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiş. Karar 2012 yılında Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulunca onanmış. Karar Düzeltme istemi de 2015 yılında reddedilmiş. Davacı bu karar üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmış. Anayasa Mahkemesi 2018 de bu başvuruyu reddetmiş ve hukuki süreç tamamlanmış.

Aynı dernek 2016 yılında Danıştay 10. Dairesine bir dava daha açmış. Bu kez hem Ayasofya'nın müzeye çevrilmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararının iptalini hem de Karardaki Atatürk'e ait imzanın sahte olup olmadığının araştırılmasını istemiş...

Dava bundan ibaret.

             Görünen o ki herşey Atatürk'ün Bakanlar Kurulu kararında bulunan imzasının "sahte" çıkmasına bağlı. Aksi takdirde Danıştay 10. Dairesi ve Dava Daireleri Genel Kurulunun görüş değiştirmesi için bir gerekçe görünmüyor.

Bu dava pek muhtemel reddedilecek.

...

Bu dönemde MHP ve Devlet Bahçeli'nin çıkışları da ilginç. Twitter hesabından "Ayasofya'dan çan sesi değil ezan sesi yükselecektir" şeklinde paylaşım yaptı. Oysa Ayasofya'dan 29 Mayıs 1453 ten bu güne çan sesi yükselmemişti. Yine 1991'de Ayasofya'nın içindeki Hünkar Kasrı bölümü ibadete açılmış ve o tarihten bugüne hem Ayasofya minarelerinden ezan sesi yükselmekte hem de vakit ve Cuma namazları kılınmakta. 

 ...

 Bu olayın bir boyutu. Diğer boyutu ise;

 Ayasofya 1934 te İdarenin (Bakanlar Kurulu) takdir yetkisinde olan bir tasarrufu ile müzeye dönüştürülmüştür. İdare her zaman takdir yetkisini kullanarak bu tasarrufundan dönebilir ya da farklı bir tasarrufta bulunabilir. Bunun için TBMM’de bir kanuni düzenleme yapılması ya da Cumhurbaşkanınca Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayınlanması ve “müze statüsünü iptal ettim cami olarak kullanılacak” demesi yeterlidir. Mevcut sistemde Cumhurbaşkanı bu problemi 10 dk da çözebilecek yetkiye sahiptir.

 ...

             AKP davanın reddedilmesini bekliyor hatta istiyor. Bir mağduriyet yaratılsın. Dava reddolacak ki Erdoğan "Danıştay'a, bilumum iç ve dıj güçlere rağmen" Ayasofya'yı açmış olsun.

...

Burada ilginç bir durum daha var. AKP Ayasofya'yı camiye çevirmeye çalıştığını iddia ederken iktidarda olduğu 18 yıl boyunca bir şey yapmamış. Yaptığı tek şey 2026 yılına kadar Ayasofya dahil 54 müze ve ören yerinin gişe işletmesini ihaleyle özel sektöre vermek. İhaleyi asıl sahipleri Yahudi kökenli olan İsviçre merkezli Sicpa isimli firmanın Türkiye ayağı olan Sicpa Turkey isimli firmaya vermiş. Sicpa Turkey'in başkanı ise bir dönem AKP MKYK üyeliği yapan Kürt Sabetaist Hasan Cüneyt Zapsu'nun asistanı ve AKP'nin milletvekili adayı olan Cavidan Gülşen Karanis Ekşioğlu. Bugün Ayasofya Cami olarak ibadete açılırsa bir de bu firmaya tazminat ödemek zorunda kalınacak. 

...

Elinde bu takdir yetkisi bulunan kişinin bu yetkiyi kullanmadan serdettiği her söz laf-ı güzaftır. Cumhurbaşkanınca 10 dk da çözülebilecek bir mevzu 1 aydır gündemi işgal etmektedir.

Durum mevcut haliyle bir PR çalışması ve seçim yatırımıdır...

 


20 Ekim 2017 Cuma

Hoşgeldin(!) Tütün Rejisi...



Hükümetin hazırladığı yeni Torba Yasa tasarısı 2 gün önce TBMM Plan ve Bütçe Komisyonundan geçti. Bundan sonra Meclise getirilecek. Prosedür tamamlanınca Mecliste de görüşülüp kanunlaşacak. Kanunlaşmasını engelleyecek bir durum ya da güç bugün için görünmüyor. Akp tek başına bu tasarıyı geçirip kanunlaştıracak güce sahip. Ayrıca stepne rolünü çok iyi oynayan Devlet BAHÇELİ'de daha dün Cumhurbaşkanının izlediği politikaları uyumlu bulduğunu ve desteklediğini açıkladı. Bu açıklamadan sonra meclise gelecek torba yasaya evet diyeceğini düşünmek çok da abes olmasa gerek.

Torba yasalar pek çok farklı konuda pek çok farklı düzenlemeyi tek bir seferde çıkarma rahatlığı sağlıyor. Ancak iktidar genelde toplumda tepkilere neden olabilecek düzenlemeleri toplum talepleri doğrultusunda oluşturulan düzenlemelerin arasında kanunlaştırarak hem halkın gözünden kaçırarak ortaya çıkabilecek tepkileri azaltmak ya da engellemek hem de meclisten daha kolay geçirmek amacıyla bu yolu tercih ediyor. Bugün karşımızda olduğu gibi asgari ücret, işçi hakları ile tütün ekimi ve pazarlanması aynı torba yasanın konusu olabiliyor.

Diğer hususlarla ilgili bir inceleme yapmadık. Ancak Torba Yasanın düzenlediği 68. madde dikkatimizi çekti.
Torba Yasa’nın 68.Maddesi ile ‘yasaya uymayan’ sarmalık kıyılmış tütün üreticilerine, ağır para ve hapis cezaları getiriliyor. Herhangi bir tütün tüccarıyla (tütün işlemeciliği tümüyle yabancı şirketlerin eline geçtiği için bunlara tüccar değil, şirket taşeronu demek daha doğru) sözleşmesi olmayan üretici; tütün ekemeyecek, satamayacak, satın alamayacak, satışa hazırlayamayacak, taşıyamayacak ve bulunduramayacak. Bunlardan birini bile yapan 3 yıldan 6 yıla kadar hapisle cezalandırılacak. 

Bu tütün satan tüm işyerlerinin kapatılması demek. Çiftçinin sigara üreticilerinin belirlediği fiyatın dışında tütün satamaması demek. Bu tütün üreticisinin ancak ve ancak sigara şirketlerinin belirlediği oranda tütün yetiştirmesi demek. Bu bahçenizde kafanıza göre tütün yetiştirememeniz demek. Bu komşunuzun bahçesinde yetiştirdiği tütünü alıp içememeniz demek.

Bu üreticiyi Tütün tüccarının, Tütün tüccarını da Sigara üreticisinin doğal olarak tütün üreticisini sigara üreticisinin kölesi haline getirmek demek. Bu, tekelin özelleştirilmesinden sonra, tütün piyasasının emperyalimin emrine terkedilmesi demek.

Torba yasa daha meclisten geçmeden uygulamaya konmuş gibi görünüyor. Tasarının Meclis Plan ve Bütçe komisyonundan geçmesini müteakip dün (19.10.2017) 81 ilde eşzamanlı operasyon yapıldı. 25,7 Ton kıyılmış tütün, 4,5 ton nargile ve pipo tütünü ile 4 Bin kaçak sigara sarma makinesine el konuldu.

MTV si tartışmaları arasında gözden kaçtı ama sigara kağıdına ciddi vergiler kondu.

Yapılan zam ve konulan vergilerden sonra tütün içen insan sayısı bir hayli artmıştı. Devletin bundan vergi kaybı olduğunu iddia edenler olacaktır ki doğrudur. Devlet 14 TL lik bir paket sigaranın 6,44 TL sini vergi olarak almaktadır. Devletin vergiye ihtiyacı olduğunu söyleyeceklere devletin 2017 yılında bazı zengin kişi ve kuruluşların vergi borcunu sildiğini hatırlatalım. Vergi borcu silinen bu kişilerden bir kısmı İlişkiler Ağı başlıklı yazımıza konu kişiler. Bu kişiler aynı zamanda Türkiye'nin önde gelen sigara üreticisi firmaların ortağı olan şirketlerin sahibi ya da yöneticisi. (yeni bir ilişkiler ağı ve yeni bir kıyak) Ancak tütün ekim, üretim , satımını engellemek devletin vergi almasını sağlamayacaktır. Sarma tütün içimi yurtdışından getirilen kaçak sigara ticaretinin en önemli engelleyicisidir. Kaçak sigara ticareti PKK'nın tekilindedir ve PKK'nın en önemli gelir kalemlerinden biridir. Tütün ekiminin, ticaretinin engellenmesi büyük sigara üreticileri kadar kaçak sigara ticareti yapanların da ekmeğine yağ sürecektir. Devlet bir taraftan köylüsünü yoksullaştırırken diğer taraftan pkk terörünü finanse(!) etme durumuyla karşı karşıya. İnsanlar sadece vergisine 6,44 TL ödeyerek sigara almak yerine piyasadaki 3-4 TL ye kaçak sigaraya yönelecektir.

Bu olayın bir yüzü. Diğer yüzü çok daha sıkıntılı.

Yasanın içeriği ve yapılan operasyon bize 1883 de kurulup Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu müteakip 1925 yılında kaldırılan , Güvenlik Güçlerini tütün şirketlerinin paralı askerine dönüştüren ve uygulandığı 37 yılda 20 Bin Türk köylüsünün ölümüne (güvenlik güçlerince öldürülmesi daha doğru) neden olan ünlü "Tütün Rejisi" ni hatırlattı. 

Osmanlı Devleti borçlarını ödeyebilmek adına düyun-u umimiye kurulmasına razı olmak zorunda kalmış ve gelir getiren bir kısım tekel haklarını batılı devletlerin idaresindeki Düyun-u umimiyeye devretmişti. Batılı devletler buralardan elde edilen gelirleri borçlarından düşmüşlerdi. Tütün Rejisi de bu kapsamda kurulmuş ve hertürlü tütün ekim, dikim, satım işlerini kontrol altına almış, kaçak üretimi ve ticaretini engellemek amacıyla hertürlü tedbiri almıştı. Tütün kaçakçılığının engellenmesi amacıyla Jandarma teşkilatı bir anlamda tütün rejisinin emrine verilmişti. Ekonomik olarak güçlü ve imkanları geniş olan tütün rejisi bu güç ve imkanlarını kullanarak bulundukları bölgelerdeki jandarma teşkilatlarını kendi elemanları gibi kullanmıştır. Tütün üreticisi ve kaçakçısı kovalamak bu teşkilatın adeta tek işi olmuştur.

Bugün yine aynı durumla karşı karşıyayız. Siyasal İslamcı(!) AKP iktidarı bu tasarı ile düyun-u umumiye ve tütün rejisinin yolunu açmıştır. Osmanlı'yı ihya edelim derken ihyaya Düyun-u Umumiye ve Tütün Rejisinin ihyası ile başlayabileceklerini düşünmemiştik doğrusu.

Onlar konuşur AKP yapar diyorlardı bugün itibariyle AKP'nin yaptığı batırdığının , "battığımızın", resmidir. Osmanlı Düyun-u Umumiye eliyle dönüşü olmayan bir yola sokulmuştu...

Dün itibariyle Sayın Cumhurbaşkanının uyguladığı politikaları desteklediğini açıklayan Devlet Bahçeli bu resmin hangi köşesine oturtulmuş çözemedim. Milliyetçi bir partinin emperyalizmin görünen yüzleinden biri olan bu politikaları hangi gerekçelerle desteklediği gerçekten merak edilen bir durum.

Hoşgeldin Duyun-u Umumiye , Hoşgeldin Tütün Rejisi...

8 Mart 2017 Çarşamba

Cesaret Bulaşıcıdır- DİK DUR BBP



Geçtiğimiz gün  BBP Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Sayın Hakkı ÖZNUR’un Basın Açıklaması başlıklı bir açıklama paylaşıldı. Hakkı ÖZNUR sözkonusu açıklamanın kendisine ait olduğunu ve arkasında durduğunu beyan etti.

Açıklama mantık zeminine oturtulmuş gayet detaylı ve gerekçeli bir açıklamaydı. BBP camiasını bilmeyenler Hakkı ÖZNUR ismine ve camiadaki karşılığına yabancı olabilirler ama o camianın içinde bulunanlar için Hakkı ÖZNUR hareketin hafızası ve vicdanıdır. İlkgünden bu yana hareketin içindedir ve  hareketin en fedakarlarındandır. Dahası yazdığı kitaplarla ve birikimiyle hareket üst yönetimindeki en dolu ve nitelikli insanlardan biridir.

Bu anlamda açıklaması son derece değerlidir.  

Dahası kendisi BBP Yüksek İstişare Kurulu Başkanıdır.

Anayasa Değişiklik Paketinin referanduma gideceğinin belli olduğu günden bu yana  BBP tavrını belirleme yolunda “istişareler” yapmaktadır. 

Bugün aktif görevimiz olmasa bile yaklaşık 17 yıl Rahmetli YAZICIOĞLU’nu takip etmiş ve yine yaklaşık 20 yıl Nizam-ı Alem Ocakları , Alperen Ocakları  ve BBP ilçe teşkilatlarının değişik kademelerinde görev almış bir insan olarak hala hareketin içerisinde dostlarımız, arkadaşlarımız bulunmaktadır.Bu itibarla yapılan görüşmelerin , sarfedilen sözlerin , sergilenen davranışların neredeyse tamamına yakınından haberdar olmaktayız.  

Biliyoruz ki BBP yönetimi  istişare yapmış ve teşkilatların görüşlerini almıştır. Bize ulaşan bilgiler mevcut il yönetimlerinin bir tanesi dışında tamamının referandumda “Hayır” oyu kullanılmasından yana olduğudur. Yine bize ulaşan bilgilerden İstanbul’daki mevcut ilçe teşkilatlarından yalnız 1 tanesi “evet” oyu verilmesi yönünde görüş bildirirken diğer ilçeler “Hayır” oyu verilmesi gerektiğini söylemiştir.  Bu durumu içlerinde MKYK üyesi olan kişilerde dahil bu durumu bazı dostlara teyit ettirdik.

Yine biliyoruz ki ağırlıklı olarak Rizelilerden oluşan küçük bir grup ile Akp belediyelerinden ihale alan küçük bir müteahhit grubu  da “evet”  oyu verilmesi  için Parti Yönetimine ve organlarına baskı yapmaktadır.

Yanılmıyorsam 1993 ya da 1994 te tanıştığım üniversite yıllarında ocaklarda birlikte mücadele ettiğim ve ilerleyen yıllarda  MKYK üyeliği de yapmış Yönetici bir arkadaşım(!) kendisine “hayır” denmesi gerektiğini hatırlatan bir partili kardeşine “…  “evet”  veya “hayır” kararına , müsaade edin de partiyi hertürlü zorluklara göğüs gererek bu günlere taşıyanlar karar versin. İstişara sonuçlarına elbetteki uyulacak . İddia edildiğinin aksine istişare sonuçları “hayır” dan yana değil. Maalesef bakıyorum da partiyle hiç bir alakası olmayan  tek kuruşu bile partiye nasibi olmayan  bazı arkadaşların Genel Başkan , Divan ve MKYK dan daha partici davranması üzüyor beni. Aynı şeyler rahmetli başkana da yapılıyordu. Genel Merkezin vereceği karar en doğru karardır… “ şeklinde cevap veriyordu. Bu cevap bizim diğer partililerden elde ettiğimiz bilginin aksini iddia etmekteyse de kullanılan üslup ve sarfedilen sözler çok daha başka anlamlar içeriyordu.

İçerdiği en önemli anlam kısaca “Sizin ne düşündüğünüzün önemi yok Parayı biz veriyoruz , kararı da biz veririz” şeklindeydi.  Sanıyordu ki kendileri küçük bir ilçede teşkilatı ayakta tutmaya çalışanlardan çok daha fedakar ve sözsahibi…

İktidarın “evet” demeyenlere devlet gücünü de kullanarak baskı yaptığını biliyoruz. Bu minvalde belediyelere işyapan bazı BBP’li müteahhitlere hak edişlerini ödeme hususunda problem çıkardıklarını da duyuyoruz. 

Fakat bunları aşmak için Türkiye ve Türk Milleti üzerine pazarlık yapılmasını doğru bulmuyoruz. Hiçbir zaman da bulmayacağız. BBP’yi ayakta tutmak için yaptığınız fedakarlıkları takdir ediyoruz. Ya bizim yaptığımız fedakarlıklar? Ya tabandaki insanların 20 yıldır harcadıkları emek? Alınteri?  Parayı ben veriyorum diye  bunca insanın emeği üzerine zar atabileceğinizi mi sanıyorsunuz?

Kusura bakmayın bu hakkı kendi adıma size vermem. 

BBP YİK Başkanı sıfatıyla  “Hakkı Öznur” pek çok kişi ve teşkilatla görüştükten sonra yazılı bir basın açıklaması yaptı. Sözlü , ayaküstü yapılan bir açıklama değildi.  Üstelik bu açıklama YİK üyelerinin tamamının bilgisi dahilinde yapıldı. Ve neden “hayır” denmesinin gerektiğinin tüm siyasal gerekçeleri belirtilerek.

Hakkı ÖZNUR'un haklı bir benzetmeyle "Seyyar Tayyar Anayasası" olarak nitelendirdiği üzere bu değişiklik paketi iktidarın yaptığı abidik gubidik işlerden biridir. 

Bu açıklamanın (YİK açıklamasının) tersi yapacağınız bir açıklama ya da alacağınız bir karar sizin için “pazarlık yapıldığı” şeklindeki kamuoyundaki   düşünceyi teyit etmekten başka bir anlam taşımayacağı gibi BBP yönetimindeki sizleri de Bahçeli pozisyonuna düşürmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır. Tabanın gözünde meşruiyeti sorgulanan bir yönetim. Tabansız bir BBP yönetimi.  Hadi hiçbir şeyi görmüyorsunuz Bahçeli’nin düştüğü hali de mi görmüyorsunuz?  

Yönetimle tabanın arasındaki bu kopuş BBP hareketinin bitmesine sebep olacaktır. Uzun vadede de bu tercihiniz “Devlet”i bitirme noktasına getirecektir. Bahçeli ile elele tutuşup “Irmağının akışına ölürüm Türkiyem” şarkısını söyleyerek Türkiye’yi de gömersiniz artık.

BBP’nin vereceği bir "evet" kararı Türk Milliyetçilik Hareketinin Parti boyutunda bitmesi demek. Akp’nin baskısı ile kendi kendinizin , BBP’nin , Türkiye’nin ipini çekmektesiniz. İstişare Kurulunun kararına uyun. Dik Durun belki biraz para kaybeder , belki biraz daha sıkıntı çekersiniz ama kendinizin ve 25 yıllık bir hareketin onurunu korursunuz. 

Siz Dik durun. Göreceksiniz taban sizden daha dik vaziyette yanınızda yeralacaktır.

Unutmayın Cesaret Bulaşıcıdır…

13 Haziran 2016 Pazartesi

AKŞENER- Sabetaist Oligarşinin Varlık Yokluk Mücadelesi...



          MHP'deki karmaşa devam ediyor. Tüzük değişikliğine ilişkin kongrenin ne zaman yapılacağı muamma. Çağrı heyeti 19 Haziranda yapılacağını ilan ederken MHP yönetimi 15 Temmuzda seçimli olağanüstü genel kurula gidileceğini açıkladı.

          Bu hengamede MHP'nin içindeki taraflarla dışarıdaki taraflar(!) çalışmalarına ve birbirlerini yıpratmaya devam ediyorlar.

           Enson iddia AKP'nin adeta yayın organı gibi çalışan Yeni Şafak Gazetesinden geldi.

           Yeni Şafak yazarı Hasan ÖZTÜRK  köşesinde "Meral AKŞENER'in Sabetaist olduğu iddia edilen Osman KAVALA ile teyze çocuğu dolayısıyla dönme olduğunu" yazdı.

           Osman KAVALA yaptığı bir açıklama ile Meral AKŞENER ile kuzen olmadıklarını ancak ortak kuzenleri olduğunu (yani AKŞENER'in kendisinin kuzeninin kuzeni) belirtti. Ayrıca sözkonusu yazıda yeralan başkaca bir kısım iddiaları da yalanladı.

          Osman KAVALA'nın açıklaması doğru ise AKŞENER ile KAVALA arasında doğrudan olmasa bile dolaylı da olsa bir akrabalık var demektir.

           2014 te Bilecik'te bir toplantıya katılan AKŞENER'le ilgili yerel basında (belekomahaber) çıkan haberlerde de AKŞENER için övgü dolu kelimeleri kullanılırken ayrıca bir "Selaniklilik" vurgusu da yapılıyordu.

           Yine seçim çalışmaları esnasında Kayabaşı Selanikliler Derneğini ziyaret eden AKŞENER "Köyüne hoşgeldin mari" ifadelerine attığı kahkaha ile cevap veriyordu.

          bursaselanikgöcmenleri.com internet sitesinde de AKŞENER'den "Selanikli Hemşehrimiz" diye bahsediliyor.

          Mübadele ile Yunanistan'dan yaklaşık 550 Bin kişi Anadolu'ya geldi. Bunların tamamına Sabetaist demek abesle iştigal olur. Ancak kayda değer bir kısmının Sabetaist olduğu da bir gerçek. Sırf Selanik kökenli olmasından dolayı AKŞENER'in sabetaist olduğunu söylemek pek mümkün değil.

          Ancak

          Kavalalar ile söylendiği gibi bir akrabalık varsa olayın rengi değişiyor. İnternette yaptığımız taramada AKŞENER'in Kavalalarla akraba olmadıklarına dair bir açıklaması yok. (Sağcı bir siyasetçinin bu tür ithamlara karşı herhangi bir beyanda bulunmaması ilginç) Üstelik Osman KAVALA'nın yaptığı açıklamada bahsi geçen düğünde AKŞENER "biz üç kuzen" ifadesini kullanıyor.

          Burada bahsi geçen 3 kuzenden biri kendisi diğeri ise Osman KAVALA. Üçüncü kuzen mi? O da damat Burak BÖLÜKBAŞI.

          BURAK BÖLÜKBAŞI'nın MHP'nin ilk hali CMKP'nin kurucusu Osman BÖLÜKBAŞI , MHP'nin son dönemlerdeki genelbaşkan yardımcısı Deniz BÖLÜKBAŞI ya da filozof Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI  ile bir akrabalık ilişkisi var mıdır?

          Bilemiyoruz.

          Bununla birlikte internet üzerinde yayınlanan Sabetaist listelerine bakıldığında BÖLÜKBAŞI soyadını listelerde görebiliyoruz Tıpkı KAVALA soyismini gördüğümüz gibi.

           Bu arada Meral AKŞENER'in kızlık soyadı için internette yaptığımız taramada bir sonuç alamadık. Türkiye'de Bakanlık , Milletvekilliği ve Meclis Başkan Vekilliği yapmış birinin kızlık soyadının nerdeyse hiçbir kayıtta bulunmaması ilginç.

           Ancak "Meral AKŞENER'in ağabeyi" şeklinde yaptığımız taramada sonuçlara ulaştık. Burada da internet üzerinde "Gürel" , " Gürer" , ''Gurer'' ve "Güler" şeklinde farklı kullanımlara tanık olduk. Acaba hangisi gerçek kızlık soyadı?

           Tüm bu bilgiler bize AKŞENER'in sabetaist olma ihtimalinin kuvvetli olduğunu gösteriyor.

           ...

          Daha önce de belirtmiştik. 1999 seçimlerinde MHP listelerinde 150 sabetaist aday vardı. Bu sebeple MHP içinde sabetaist bulunması ve bunlardan birinin AKŞENER olması  bize şaşırtıcı gelmez.

          Bize şaşırtıcı gelen 2010 yılına kadar Sabetaistleri partide baş köşeye oturtan BAHÇELİ'nin bu 2010 yılından sonra Sabetaistleri birer birer partiden uzaklaştırması ve Pakraduni AKP iktidarına yaklaşmasıdır. Evet doğru duydunuz BAHÇELİ son dönemde AKP politikalarının stepnesi gibi davranıyor. AKP ne zaman sıkışsa BAHÇELİ eylem ve söylemleri ile yardımına koşuyor. Bunu biz iddia etmiyoruz. Başta MHP içindeki muhalifler olmak üzere pek çok kişi böyle düşünüyor ve bunu dillendiriyor.

         Meral AKŞENER'in dönme olduğuna yönelik iddiaların benzeri Devlet BAHÇELİ içinde geçerli. BAHÇELİ'nin Ermeni dönmesi olduğu yönünde iddialar var. Tarihçi Cezmi YURTSEVER , BAHÇELİ'nin ermeni olduğu ile ilgili iddiaların doğru olmadığını belirtirken BAHÇELİ ile R.T. ERDOĞAN'ın akraba olduklarını iddia ediyor.

          Cezmi YURTSEVER'in akrabalık iddiası doğru ise bu bizi Pakradun bir iktidar-muhalefet düzlemine götürecek ve hep şüphe ile yaklaştığımız BAHÇELİ'nin Ermeni (görünüş olarak) olduğu yolundaki iddiaların, son 6 yıl içerisindeki davranışları ve siyasi duruşu ile, anlamlı hale gelmesi sonucuna götürecektir.

          ...

         Bu iddialar doğru ise;

         Bugün yaşanan mücadele MHP içerisindeki Sabetaist- Pakraduni mücadelesine benziyor. Dahası devlet sistemi içerisindeki iktidar mücadelesinde MHP savaş alanı olarak kullanılıyor. Mücadele  Türkiye'nin geleceğine yön vereceği gibi S. Sevi ahvadının bürokratik oligarşideki varlık yokluk mücadelesi olacak aynı zamanda. Hatta 15 yıldır kaybettikleri savaştaki belki de son direnç noktaları. AKŞENER (kendisi olmasa bile etrafındaki kümenin önemli bir kesimi) liderliğinde başarırlarsa kaybettikleri bir mevziiyi yeniden ele geçirmiş olarak mücadeleyi daha uzun zamana yayıp varolmaya devam edecekler.

          Türkler mi?

          Marabalığa ve dönmelerin değirmenine su taşımaya devam...

         

6 Haziran 2016 Pazartesi

Apo'nun İdamdan Kurtarılması Ve Siyasi Partilerin Tavrı

(Bu çalışma tarihi net olarak hatırlamamakla birlikte 2007 yılı içerisinde o zamaların en revaçtaki sosyal paylaşım aracı olan powerpoint sunu olarak hazırlanmış ve mail aracılığı ile dağıtılmıştı. Burada sadece sunu içeriği metin şekline dönüştürülmüştür. Çalışma içeriği tamamen tarafımıza aittir.)


İşte Apo’nun Asılamaması Gerçeği  ya da Siyasetçilerin İkiyüzlülüğü

*      Aslında bu konu hakkında bilgisi olan pek çok kişi vardı. Ancak başta basın olmak üzere kimse bu konu  hakkında bir şey söylemiyordu. Ne zaman ki 22 Temmuz’da seçim gündeme geldi. İç politika gereği bir şeyler söylenmeye başlandı. Ama bu seferde herkes kendi işine yarayan tarafından olayı anlatmaya ve diğer kısımları örtmeye başladı. MHP lideri Devlet BAHÇELİ’nin miting alanlarında yağlı urganlarla arz-ı endam edip R.Tayyip ERDOĞAN’a ip atması ve AKP lideri R. Tayyip ERDOĞAN’ın da buna cevap vermesi üzerine bizde bilgilerimizi paylaşma gereği hissettik.
*      Türkiye’ye teslimini müteakip erken seçim yapıldı. Doğal olarak vatandaş oyunu Apo’yu teslim alan DSPNe amaçla Türkiye’ye teslim edildiği dönemin Başbakanı Bülent ECEVİT tarafından da anlaşılamayan ( Ölmeden önce ikrar etmişti.) Apo, Türkiye’ye teslim edildikten sonra iç siyasete alet edildi.  ile Apo’yu asacağını düşündüğü MHP’ye verdi. Seçim sonrası Apo yassıada’da yargılanırken iktidarda da ANASOL-M hükümeti vardı.
*      Apo’nun Yassıada’ya kendileri tarafından konulmadığını söyleyen MHP bu hususta doğru söylemektedir. Ancak yargılanması için Yassıada’ya  göndermemişlerse de orada yaşamasına müsaade etmişlerdir. Bugün F tipi ceza evine gönderilmesini savunan MHP ile aynı fikri savunan tek kişi vardır o da bizatihi Apo’nun kendisidir.

*      Apo’nun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yargı organlarınca İdam Cezasına çarptırılmasının ardından tüm gözler Türkiye Büyük Millet Meclisine çevrilmişti. İdam kararının Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmasını müteakip cezanın infazı aşamasına geçilmesi bekleniyordu. Ancak bu bekleyiş 3,5  yıl sürmesine rağmen infaz olayı bir türlü gerçekleşmedi. Bu hususta çeşitli rivayetler vardı ancak kimse gerçeği tam olarak bilmiyordu. Bu kısa hatırlatmadan sonra aşağıda bu süreci ve yaşananları öğreneceksiniz.
Apo’ya idam cezasının verilmesi ve kararın Yargıtay tarafından onanmasını ile iç hukuk yolları tüketilmişti. Kararın Başbakanlıkça Meclise gönderilmesinden ve Meclis tarafından idam kararının infazına karar verilmesinden sonra Apo idam edilecekti. Fakat karar önce Adalet Bakanlığından Başbakanlığa ardından da Başbakanlıktan Meclise yaklaşık 3,5 yıl uğraşılmasına rağmen gönderilemedi. Gönderilmeme sebebi 12 Ocak 2000 tarihli liderler zirvesinde alınan karardı. İşte Karar;  

*      



              
*      Genel Başkanlar tarafından alınan bu kararın ardından Apo dosyası Başbakanlıkta 2 yıl sümenaltı edildi. Dosyanın bir türlü meclise gönderilmemesi üzerine dönemin MHP milletvekili Edip ÖZBAŞ ; Başbakan olarak , Apo’nun idam cezasını uygulamadığı gerekçesiyle ECEVİT hakkında soruşturma önergesi açılması için imza toplamak istemişse de MHP’liler ÖZBAŞ’a destek vermemiştir.
*      Bu tür girişimlerden sonra Devlet BAHÇELİ 25 Haziran 2002 tarihinde Hürriyet Gazetesine verdiği beyanatta; ”Biz idam cezalarının uygulanmayacağı yolunda bir moratoryum ilan ettik. Buna sadığız. İdam cezasının kaldırılmasını orta vadeli bir karar olarak ilan ettik buna da sadığız.” “İdam cezaları uygulanmayacak diyen moratoryumu kim imzaladı? Altında bizim imzalarımız yok mu? Elbette imzamıza sadık kalacağız” diyor ve Apo’nun idam edilmemesi yönündeki sözüne sadık olacağını belirtiyordu. 
*      BAHÇELİ bu açıklamalarının ışığında önergeye destek verip imza atan Abdulhaluk ÇAY, Ali GÜNGÖR , Mesut TÜRKER, Enis ÖKSÜZ, Mehmet CEYLAN ile önergeyi hazırlamaya çalışan ve imza toplayan Edip ÖZBAŞ gibi isimleri partiden tasfiye etti. 
*      Apo’nun dosyası bir taraftan Başbakanlıkta bekletilirken diğer taraftan da idamın kaldırılması için Koalisyon hükümetince çalışmalar başlatıldı. Maalesef Apo olayında koalisyon hükümeti idamın kaldırılmasına ilişkin kanun teklifini vermiş ve idamın kaldırılmasına ilişkin düzenlemeyi kanunlaştırmıştır. Şimdi bu kanunun çıkış aşamalarını ve Partilerin bu aşamalardaki pozisyonunu inceleyelim.
*      Bir konuda kanun çıkarmak için öncelikle bir kanun teklifinin hazırlanması ve meclis başkanlığına sunulması gerekir.
 
   İdamın kaldırılması hususunda Avrupa Birliğinin talebi doğrultusunda hükümet ortaklarınca bir kanun teklifi hazırlandı ve meclis başkanlığına sunuldu. İktidarda DSP-MHP-ANAP (ANASOL-M) hükümeti vardı. Yani teklif onların teklifiydi. 
*      Hazırlanan Kanun teklifi önce Meclis komisyonlarında görüşülür. Meclis komisyonlarında görüşülüp oylanan kanun teklifi kabul edilirse Meclis Genel Kuruluna kanun tasarısı olarak gönderilir. Meclis Genel Kurulunda yapılan oylama sonucu kabul edilen tasarı kanunlaşarak yürürlüğe girer. Komisyonda görüşülüp yapılan oylamada kabul edilmeyen kanun teklifi ortadan kalkar. Yeniden o konuda bir teklif verilmediği sürece bir daha gündeme gelmez. Ve kanun çıkartılamaz.
*       Bir teklifin kanun olması için ilk şart komisyonlardan geçmesidir.
*      Şimdi idamın kaldırılması ile ilgili kanun teklifine bakalım. Yukarıda da belirttiğimiz üzere teklif hükümet teklifi olarak Meclise sunulmuş ve Meclis Anayasa komisyonunda görüşülmüş ve oylanmıştır. Meclis Anayasa Komisyonunda genelde idamın kaldırılması özelde Apo’nun kurtarılması için yapılan oylamaya komisyonda görevli 6 MHP milletvekilinden 5 tanesi katılmamıştır.
*      Komisyon oylamasına katılan tek MHP milletvekili Orhan BIÇAKÇI da yıllar sonra bir günlük gazeteye verdiği mülakatta : ”O zaman 5 arkadaşımız komisyona girmeyerek öbür partilerin çoğunluğu sağlamasına zemin hazırladı. Ama ben komisyona girerek idam cezasının kalkmaması yönünde oy verdim. Halen doğru yaptığımı düşünüyorum.” Diyordu. 
*      Oysa 5 MHP Milletvekili komisyona katılmış olsaydı -red oyu vermeseler dahi- toplantı karar alma sayısı yükseleceğinden idamın kaldırılmasına ilişkin teklif komisyondan geçmeyecek ve idamın kaldırılması ve Apo’nun kurtulması ihtimali ortadan kalkacaktı. Ve o gün MHP bunu tek başına yapabilecek pozisyondaydı.  Ama 5 MHP Milletvekili komisyondaki oylamaya katılmayarak teklifin tasarı halini almasını ve Genel Kurula gelmesini sağlamışlardır. Bugün BAHÇELİ’de ,MHP yönetimi de , bu 5 Milletvekili de o gün komisyon oylamasına niçin katılmadıklarını açıklamalıdırlar.
*      Komisyonda MHP milletvekillerinden biri hariç diğerleri toplantıya katılmazken, DSP, ANAP , DYP milletvekilleri idamın kaldırılması (dolayısıyla Apo’nun kurtarılması) yönünde oy kullanmışlardır. AKP milletvekilleri ile 1 MHP milletvekili idamın kaldırılmasına hayır oyu vermiştir.
*      İdamın Kaldırılması ile ilgili değişiklik Anayasa komisyonunda görüşülürken AKP’li Ramazan TOPRAK idam ile ilgili düzenlemenin çıkarılması ve Apo’nun kapsamdışı bırakılması amacıyla komisyona bir önerge sundu. Önergeyi müteakip  komisyon çalışmalarına bir müddet ara verildi. Verilen arada MHP’li milletvekilleri BAHÇELİ’nin odasına çağırıldı ve vekiller yaklaşık 1 saat 15 dakika BAHÇELİ’nin odasında kaldı. (28 Şubat sürecinin İkna odaları sanki) Komisyon çalışmalarına tekrar başladığında ise bu  önerge reddedildi ve Apo’nun kanun kapsamı dışına çıkartılmasını engellendi.
*      Ramazan TOPRAK’ın bu önergesi “7” “KABUL” oyuna karşılık “10” “RED” oyuyla reddedildi. Toplam 23 üyenin katıldığı oylamada DYP ve AKP’li üyeler ile MHP’li Orhan BIÇAKÇI “kabul” oyu verdiler.
*      DYP ve MHP’li birer üyenin katılmadığı oylamada MHP’li 4 üye ise “ÇEKİMSER” kaldı.
*      Komisyondan geçen teklif Meclis Genel Kuruluna geldiğinde bu kez MHP 117 milletvekili ile idamın kaldırılmaması amacıyla oy kullanıyor.

*       Komisyonda idamın kaldırılmasını istemeyen ve red oyu veren hatta Apo’nun kanunun kapsamı dışında kalması için önerge veren AKP ise Genel Kurulda İdamın kaldırılması ve Apo’nun kurtarılması yönünde oy kullandılar. Keza DSP, ANAP, DYP de yine Apo’nun kurtarılması yönünde oy kullandılar.
*      Keza Ramazan TOPRAK’ın önergesini destekleyen DYP’de değişikliğin tamamının oylandığı Meclis Anayasa Komisyonu oylamasında karar değiştirerek idamın kaldırılması yönünde oy kullandı.
 ***  NOT: Mecliste ve komisyonlarda önce her madde tek tek oylanmakta tüm maddeler oylandıktan sonra bütün maddelere ilişkin bir de genel oylama yapılmaktadır. Ayrıca her madde ile ilgili değişiklilik teklifi ya da yeni düzenlemeye ilişkin teklif önergeleride verilebilmekte ve bunlarda oylanmaktadır. Bu sebeple oylamalar kafaları karıştırmasın.
*      Bugün Devlet BAHÇELİ miting meydanlarında İp atarken ve Apo’nun idamını isterken aynı günlerde MHP Ankara Milletvekili adayı Deniz BÖLÜKBAŞI ; “Apo’nun idamının hukuken mümkün olmadığını” beyan ediyordu basın toplantısında. (Bu gün itibarı ile idamı hukuken mümkün değildir. Kanun değişikliği yapılsa dahi bu durum geçerlidir.Kanunsuza karşı kanunsuzluk yapabilecek bir Babayiğit gerekmektedir.)
*      Amacımız pek çok  kişinin bildiği ancak menfaatleri gereği sustuğu bir konu hakkında bildiklerimizi paylaşmaktı. Verdiğimiz bilgiler Meclis tutanaklarına ve basında yeralan haberlere dayanmakta olup ayrıntılı bilgi sahibi olmak isteyenler gerek eski milletvekillerine gerek medya organlarının arşivlerine gerekse meclis tutanaklarına müracaat edebilirler.
*      Yine Meclis Tutanaklarını delil gösteren pek çok bilgi ortalıkta dolaşmakta olup bu bilgilerde “körün Fil’i tarif etmesi” hadisesinde olduğu gibi herkes kendi işine gelen tarafı dillendirmektedir. Olayları Kronolojik olarak takip ettiğinizde ise anlatılandan çok daha farklı olan ve bu sunuda yeralan bir gerçekle karşılaşılmaktadır. 
*      O dönemde Mecliste temsil edilen Partilerden MHP teklifin hazırlanıp sunulmasından ve komisyondan geçmesinden  , infazın ertelenmesi ve dosyanın Meclise getirilmemesinden dolayı suçludur.
*      DSP ve ANAP’ ta aynı fiile ortaktır. Ayrıca bu partiler Meclisteki oylamada da idamın kaldırılması için oy kullandıkları için bir kez daha suçludur.
*      AKP komisyonda karşı çıkmışsa da Genel Kurul’da idamın kaldırılması lehine oy kullanarak suça iştirak etmiştir.
*      DYP komisyonda önce idamın kaldırılmasına karşı bir tutum sergilemişse de  Genel Kurulda  Mehmet AĞAR dahil bütün DYP’liler idamın kaldırılması yönünde oy kullanmıştır.
*      Saadet Partisi komisyonlarda da Genel Kurulda da idamın kaldırılması yönünde oy kullanmıştır.
İsmail CEM’in YTP’si de  tüm aşamalarda idamın kaldırılması yönünde oy kullanmıştır. YTP daha sonra CHP ile birleşti. Yani CHP günahı ve sevabıyla YTP’yi bünyesine kattı. 1991 seçimlerinde PKK’nın uzantılarını Meclise taşıyan SHP’de CHP ile birleşti. O günün SHP’li siyasetçileri bugün CHP de siyasi hayatlarına devam ediyorlar. Yine CHP ile idamın kaldırılmasının başrol oyuncularından DSP ile seçime CHP çatısı altında birlikte girmektedirler.  Bu sebeplerle CHP de diğerleri kadar bu işin içindedir.
*      Bazı basın organlarında MHP’nin koalisyon hükümetinde yeraldığı bu sebeple masum olduğu şeklinde görüşler ileri sürülmekte. Koalisyonlar şirket gibidir. Bütün ortaklar kardan pay aldıkları gibi zarardan da sorumludurlar. Kardan pay alırken zarardan sorumlu olunmadığını ileri sürmek karşıdaki insanı en hafif tabirle “Ahmak” yerine koymaktır.
*      Şimdi bu bilgilerden sonra Apo’nun asılmamasının sorumlusu kim?