15 Aralık 2017 Cuma

ZARRAB 3

İbn-i Haldun göçebelerin yerleşiklere göre güçlü, savaşçı bir yapıya sahip olduklarını belirterek güçlü göçebe aşiretlerinin yerleşik toplumlara saldırarak onları yendiklerini ve onların topraklarına yerleştiklerini ancak zaman içerisinde onlara benzeyerek yumuşadıklarını ve savaşçı kimliklerini kaybettiklerini , sonra bir başka göçebe aşiretin gelerek bunları yendiğini söyler . Bu olay tekrarlayarak devam eder gider der.

Bu yerleşiklerdeki kültürün güçlülüğünden kaynaklanan bir durumdur. Fars kültürü de bu anlamda oldukça güçlü bir kültür olup İran'ı işgal eden her milleti zaman içerisinde kendisine dönüştürmüştür.

Büyük İskender , Müslüman Araplar, Selçuklular, Cengiz Han hepsi de İran'ı fethetmelerine rağmen kendi kültürlerini Farisilere kabul ettirememiş ve zaman içerisinde fars kültürünün etkisinde kalarak farisileşmişlerdir. Güney Azerbaycan Türklerini göstererek itiraz edeceklere Horasan , Kirman Türkmenlerine ne olduğunu araştırmalarını öneririz.

İran bugün 1,5 milyarlık İslam aleminde anagövdeye acıveren 100 milyonluk bir "çıbanbaşı"dır. Yine 300 milyonluk Türk coğrafyasında iletişimi ve birleşmeyi engelleyen en önemli siyasi yapıdır.

Dahası siyasal islamcı (Bol Şia soslu Fars Milliyetçiliği üzerine kurgulanmış) ideolojisi ile İslam Aleminin ve ortadoğunun liderliğine oynayan en önemli oyunculardan biridir.

İran neredeyse 4 bin yıldır bu coğrafyanın siyasal liderliğine oynayan bir aktördür. Bu sebeple bu coğrafyadaki her güçlü yapı ile gerek belüstü gerekse belaltı mücadeleye girmiştir/girmektedir/girecektir. Geçmişte girdiği her mücadelede her seferinde savaş meydanlarında kaybetse de kadim kültürüyle ayakta kalmayı becermiştir.

Büyük Selçuklu devletinin yıkılmasından sonra İran coğrafyasına hakim olan Safavi, Kaçar hanedanlıkları Türk olmasına rağmen Osmanlı ile mücadeleden ve savaşmaktan çekinmemiştir. Bu hanedanlar zaman içinde farisileşmiştir.

Bugün de bu coğrafyada Türkiye'nin en önemli rakibi İran'dır. Bölge liderliği içinde Türkiye ile İran mücadele etmektedir. Yıllardır İran Türkiye'ye ideoloji ihraç etmeye ve Türkiye'ye etkisi altına almaya çalışmaktadır. Türkiye'nin bir adım önüne geçmek için Ermenistan'la bile işbirliği yapmaktan çekinmemektedir. Yeri geldiğinde Ermenistan'a silah ve askeri malzeme yardımı bile yapmaktadır. Karabağ'ın Ermenilerce işgaliyle sonuçlanan Azerbaycan-Ermenistan savaşında açıkça Ermenistan'ı desteklemiştir. Pjak (PKK'nın İran kolu) kurulana kadar Türkiye'yi zayıflatmak adına PKK'ya hertürlü desteği sağlamıştır

İran bölge liderliğini elegeçirmek ve bölgedeki tek güç olmak adına Uranyum Zenginleştirmek ve Nükleer Silah üretmek derdindedir. Aklı başında hiçbir devlet rekabet halinde olduğu özellikle de sınırı bulunan komşusunun Nükleer Silaha sahip olmasını istemez.

İran ısrarla nükleer silah üretmeye çabalarken ve BM ve ABD-AB bunu engellemeye çalışırken Türkiye'nin menfaatine olan tek şey "İran'ın nükleer silah üretmesinin engellenmesi"dir. İran Nükleer silah elde ettiği anda ilk tehdit yönelteceği ülke Türkiye olacaktır. Bunun aksini kimse iddia edemez. Türkiye'nin böyle bir pozisyonda İran'ın nükleer tehditlerine cevap vermesi için aynı neviden silaha sahip olması gerekir. Kısa vadede Türkiye'nin bu silahı üretmesi mümkün değildir. Nükleer silaha sahip hiçbir ülkede Türkiye'ye bu silahı vermez.

O halde Türkiye'nin İran'ın nükleer silah üretmesini engellemek amacıyla uygulanan ambargoyu Zarrab üzerinden delmesinde ne gibi bir menfaati vardır?  İran'ın nükleer silah sahibi olmasının Türkiye'ye ne katkısı olacaktır? AKP hükümeti ambargonun delinmesinin Türkiye'ye nasıl bir fayda sağlayacağını düşünmektedir?

Rekabet halinde olduğun ve ileri de muhtemel düşmanlarından biri olacak bir devletin silahlanmasını sağlamak nasıl "milli bir politikadır"?

 
        - devam edecek-




11 Aralık 2017 Pazartesi

ZARRAB 2


Uranyum zenginleştirmeye çalışan ve nükleer silah üretmeyi amaçlayan İran için ambargonun varlığı ciddi bir sıkıntıdır. İran çeşitli yollarla bu sıkıntının üstesinden gelmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda petrol gelirleri ile doğalgaz gelirlerini nakit olarak tahsil etmek amacıyla 2 grup oluşturur. Bu gruplardan biri Reza ZARRAB tarafından yönetilir. Diğer grup ise petrol gelirlerini İran'a sokmak için oluşturulur. Bu 2 grupta Türkiye'de faaliyet gösterir. Reza ZARRAB grubu 17/25 Aralık 2013 de yapılan operasyon ile deşifre olur. Diğer grup ise henüz deşifre olmamıştır.

Burada bir parantez açmak icap etmektedir.

Bir önceki yazımızda ambargonun devamının ekonomik anlamda Türkiye'nin menfaatine olduğunu ve ambargonun delinmesi ile Türkiye bütçesine girmesi gereken paranın rüşvet ve komisyon olarak birilerinin cebine gittiğini belirtmiştik.

Türkiye Cumhuriyeti devleti ambargonun delinmesi ile alması gereken vergileri alamadığı gibi vatandaşta kazanması gereken parayı kazanamamıştı.Reza ZARRAB'ın ABD'de verdiği ifadeler ortaya koydu ki bir de işin içinde "Hayali İhracat" boyutu var. ZARRAB ifadesinde pek çok defa evrak üzerinde gönderilmiş gibi gönderilen malı gerçekte göndermediklerini beyan etti. İhracat yapıyormuş gibi sahte belge düzenlediklerini ve İran parasını siyasilere komisyon/rüşvet vererek çektiklerini söyledi.

Tüm bu işleri yaparken ihraç ettikleri mallar sebebiyle sattıkları ürün üzerinden vergi iadesi aldılar mı? Öyle ya yurtdışına ihracat yapıyorsan ihraç ettiğin ürün üzerinden KDV iadesi alabiliyorsun. 25.06.2015 tarihli Hürriyet gazetesi Ekonomi sayfasındaki bir haberde ZARRAB'ın şirketinin sırf altın ihracından dolayı 40 Milyon TL KDV iadesi alabileceği belirtiliyor. Yine aynı haberde buradaki rakamlar (40 Milyon TL KDV iadesine konu) üzerinden hesaplanacak kurumlar vergisi tutarının ise ZARRAB'ı vergi rekortmeni yapmayacağı belirtiliyordu. Buradan sözkonusu rakamın çok çok yüksek olduğu sonucunu çıkartabiliriz.

ZARRAB üzerinden dönderilen paranın 87 Milyar Dolar olduğu şeklinde söylentiler var. 5 Türk Bankasının adının karıştığı olayda Hindistan, Pakistan gibi ülkelerin paraları da evrak üzerindeki işlemlerle Türkiye'ye sokulup ambargo delinmek suretiyle İran'a gönderilmiş. Bu 87 Milyar $ rakamı doğru ise hayali ihracatla gönderilen tüm ürünler %1 KDV oranına dahilse ZARRAB'ın 870 Milyon $ KDV iadesi aldığından sözetmek mümkün. Bu ürünler %8 KDV oranına dahilse iade edilen tutar yaklaşık 7 Milyar $ civarındadır. Bu ürünlerin KDV oranı %18 ise Zarrab'ın KDV iadesi olarak aldığı tutar yaklaşık 15,6 Milyar $ demektir.

Ancak hayali ihracata konu ürünlerin bir kısmında KDV iadesi sözkonusu olmazken bir kısmında oran %1, bir kısmında %8 ve bir kısmında da bu oran %18 dir. ZARRAB olayında çok farklı ürünlerin hayali ihracı sözkonusu olup bu büyüklükteki bir meblağ için ne kadar KDV iadesi ödendiğinin dışarıdan biri tarafından hesaplanması pek mümkün görünmüyor ancak KDV iadesi olarak her ne ödenirse ödensin bunun bizim vergilerimizle ödendiği kesindir.

ZARRAB'ın dağıttığı komisyon/rüşvet bizim vergilerimizle ZARRAB'a ödenen hayali ihracat KDV'si olabilir mi? ZARRAB İran parasına hiç dokunmadan sırf Türkiye Cumhuriyetinden aldığı KDV'yi bir kısım bakanlara/üstdüzey yöneticilere komisyon/rüşvet olarak dağıtmış finansmanını da bizden sağlamış olabilir mi?

Türkiye Cumhuriyeti Maliye Bakanlığının acilen Reza ZARRAB ve bağlantılı firmalara ne kadar KDV iadesi ödediğini açıklaması gerekmektedir...

- devam edecek-




6 Aralık 2017 Çarşamba

ZARRAB 1

Günün en önemli konusu Reza ZARRAB ve onun ABD'de tanıklık yaptığı davada Hakan ATİLA'nın yargılanması. 17/25 Aralık'ın en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllü aktörü olan Zarrab bu kez ABD'de başrolde. ZARRAB'ın orada sergilediği performansın ve dile getirdiği repliklerin izdüşümü anında Türk sosyalmedyasında ve Siyaset sahnesinde yerini buluyor.

Bildiğiniz üzere Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 2006 yılında İran'ın uranyum zenginleştirme çalışmaları ve nükleer silahlanma gayretlerine karşı yaptırım kararı almıştı. Bu ambargo kararı farklı zamanlarda 4 kez genişletildi ve uygulama süresi uzatıldı. Enson 2010 yılında genişletilmesi ve uzatılması için yapılan oylamada o dönemde güvenlik konseyinde bulunan 15 ülkeden Türkiye ve Brezilya ret oyu verirken Çin çekimser kaldı. Diğer 12 ülke ise kabul oyu verdi. Böylece ambargonun genişletilerek devamı konusunda Birleşmiş Milletlerı kararı çıktı.

Birleşmiş Milletlerin yaptırımları İran üzerindeki tek yaptırım değil. BM yaptırımlarının dışında ABD'nin İran'a karşı tek taraflı olarak aldığı ve daha sonra AB ülkelerinin de bu karara uyarak genelleştirdiği bir ambargo kararı daha var. ABD-AB ambargosu BM ambargosunun yanında ek yaptırımların da uygulandığı daha geniş bir yaptırımlar ağı.

Burada ZARRAB'ın Türkiye ile birlikte deldiği iddia edilen ambargo hangisi?

İran'ın en önemli gelir kaynağı petrol ve doğalgaz. İran  çok maliyetli bir iş olan Uranyum zenginleştirme ve nükleer silah üretme çalışmalarını buradan elde ettiği gelirle finanse etmektedir. Bu durumun farkında olan  BM Güvenlik Konseyi İran'ın Petrol ve doğalgaz bedellerini nakit olarak almasını engellemeyi amaçlayan bir ambargo kararı aldı. Yani İran'ın Petrol ve Doğalgaz gelirlerinin ne şekilde ve nasıl ödeneceği BM yaptırımları kapsamında. Türkiye'nin katıldığı ve ret oyu kullandığı toplantıda çoğunlukla alınan kararla bu konuda ambargo uygulanmakta.

Bu karar üzerine Türkiye, İran ile komşu olması ve İran ile daha önce yaptığı petrol ve doğalgaz anlaşmalarını gerekçe göstererek karara itiraz etti. Bunun üzerine BM güvenlik konseyi İran ile ticaretine devam et ancak İran'a nakit verme. İran adına bir bankada hesap aç. Aldığın petrol ve doğalgazın bedelini oraya depo et. Diğer yandan bu petrol ve doğalgaz karşılığı İran'a gıda, ilaç, makine vs. mal sat. Yapılan ihracatın bedelini de bu hesapta depo edilen paradan öde dedi. Türkiye bu öneriyi kabul etti.

Bunun üzerine Türkiye ve İran hesabın Halkbank'ta açılması hususunda mutabakata vardılar.

Türk ekonomisi açısından son derece karlı olabilecek bir uygulama bu şekilde uygulanmaya konuldu. İran dışarıdan nakit olarak alamadığı tüm ihtiyacını bu petrol gelirlerinin takası yoluyla Türkiye'den almak zorunda kaldı. Çiftçisinden hayvan yetiştiricisine , gıda imalatçısından tekstilcisine kadar herkesin ve her kesimin ticaret yapıp para kazanabileceği bir durum ortaya çıkmıştı. 1980'ler boyunca İran-Irak Savaşı Türk ekonomisini ayakta tutmuştu. Global krizin devam ettiği bugünlerde de İran yaptırımları Türk ekonomisini ayakta tutacaktı.

Ancak bu gerçekleşmedi. Çünkü birileri Türk ekonomisini canlandıracak bu yaptırım kararını İran ve kendi menfaatleri için deldi. Milletin cebine ve bütçeye gitmesi gereken para İran'a ve rüşvet/komisyon olarak da birilerinin cebine gitti.

Gerek kendi gerekse BM ambargolarının uygulanmasında titizlik gösteren ABD ambargonun delindiğini birazda Rusya'nın katkısıyla farketti. Farketmekle birlikte takibe de başladı. Bir taraftan takip ederken diğer taraftandan Türkiye'yi uyardı. Hem de farklı zamanlarda 3 kez. Hatta şuan ABD de tutuklu bulunan ve yargılanan Halkbank eski genelmüdür yardımcısı Hakan ATİLA'nın da bizzat uyarıldığı konuşuluyor.

...Devam Edecek...


4 Kasım 2017 Cumartesi

KİRLİ İLİŞKİLER : Akşener-RTE ve Soros

Mhp'de Devlet BAHÇELİ'ye muhalif olup bir şekilde partiden uzaklaştırılanlar ya da mevcut durumdan rahatsızlıkları sebebiyle kendileri uzaklaşanlar İYİ PARTİ'yi kurdu. Partinin başına da beklenildiği gibi Meral AKŞENER getirildi.

MHP, BBP gibi milliyetçi tabana yaslanan partiler bu durumdan rahatsız olduğu gibi İyi Partinin kuruluşundan AKP de rahatsız. Hatta en fazla rahatsız olanlar onlar.

Bu rahatsızlıklarını her fırsatta dile getiriyorlar. Belaltı vurmaktan, iftiraya başvurmaktan da kaçınmıyorlar. Yüzsüzlükle her olumsuzluğu AKŞENER'e bağlamaya kalkıyorlar. 

Geçtiğimiz günlerde AKŞENER'in kuzeninin kuzeni olan Osman KAVALA " Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs ve Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs,  Gezi olayları eylemlerin yöneticisi ve organizatörü olduğu ve Darbenin organizatörü Hanry Jak BARKEY ile yoğun irtibat kurması" gerekçeleriyle tutuklandı. 

Burada ilginç bir durum var. Hanry Jak BARKEY CİA bağlantılı bir kişi. AKP cenahınca 15 Temmuz Darbe(!) girişiminin arkasındaki kişi olarak nitelendiriliyor. 15 Temmuz gecesi Büyükada'da toplantı yaptığı ve sonrasında Türkiye'den ayrıldığı biliniyor. Osman KAVALA bu şahısla yoğun irtibat kurduğunun da içinde bulunduğu bir grup gerekçe ile tutuklandı. Oysa Hanry Jak BARKEY'in kitaplarını Türkiye'de yayınlayan isim AKP propagandisti ve tetikçisi gazeteci(!) Cem KÜÇÜK. Osman KAVALA vatanhaini ama Cem KÜÇÜK'e laf yok. Bu siyasal islamcıların ikiyüzlülüğü bizi öldürecek.    

Bir süredir havuz medyası Osman KAVALA için "Kızıl SOROS" yakıştırması yaparak KAVALA'nın meşhur George SOROS ile bağlantılı olduğu daha doğrusu G. SOROS'un adamı olduğunu ileri sürüyordu.

Bu iki olay bir araya gelince fırsatı kaçırmadılar.
 
İki gündür havuz medyası Osman KAVALA üzerinden SOROS - AKŞENER ilişkisi kurarak  tabir caizse AKŞENER'e çakıyor. Bu kervana bugün Odatv de katıldı.

Öncelikle RTE'nin 2003 yılında Davos'ta yapılan toplantılar esnasında SOROS ile görüştüğünü yine RTE ile Osman KAVALA'nın aynı masanın etrafında ve "Askerin yetkilerinin kısıtlanmasını" konuşurken çekilmiş fotoğraflarının bulunduğunu hatırlatalım.

Biz biliyoruz ki SOROS'un Türkiye'deki en önemli partneri TESEV dir. Bir kaç yıl öncesine kadar TESEV başkanı olan N. Can PAKER SOROS'dan TESEV olarak 1,8 milyon $ para aldıklarını kabul etmişti.

N. Can PAKER bugün TESEV'den ayrılıp PODEM'i kursa da hem SOROS hem de AKP ile bağlantısı devam ediyor.

Aşağıdaki Fotoğraf vakıf senedinden alınma. TESEV  vakfının yönetim ve idare kadrosunu gösteriyor.

Fotoya bakarsanız bugün AKŞENER aleyhine tezvirat yapan havuz medyasının sahibi görülen ve RTE'nin gizli kasası olduğu söylenen AKP MKYK üyesi Ethem SANCAK'ı göreceksiniz.

AKP kurucularından ve MKYK eski üyesi , RTE'nin uluslararası bağlantılarını sağlayıp danışmanlığını yapan Kürt Sabetaist Hasan Cüneyd Zapsu'yu da göreceksiniz. ZAPSU bugün PODEM yönetim kurulunda. "İlişkiler Ağı" isimli yazımızda bahsetmiştik.

TESEV'in eski kurucu ve başkanı olup sonradan TESEV'den ayrılarak PODEM'i kuran ,16 Nisan'daki Anayasa değişiklik paketini hazırlayan grubun üyesi olup ve halen Cumhurbaşkanına danışmanlık yapan , Havuz medyasının gülleri (!) Mehmet ve Canan BARLAS'ın ağabeyi, iktidar tetikçisi Cemil BARLAS'ın dayısı N. Can PAKER' i de göreceksiniz. N. Can PAKER ismi kaç yazımızda geçti artık sayamıyoruz. Ama yine de merak edenler Yerli ve Milli serisi yazılarımızla İlişkiler Ağı isimli yazılarımıza bakabilirler.

Osman KAVALA ismi de fotoda  var.

Geçtiğimiz günlerde AKP hükümetince vergi borcu silinen SABANCI'lardan Ali SABANCI'da aynı listede gözümüze çarpıyor.

Sümeyye Erdoğan'da stajını TESEV' de yapmıştı. Onu da fotoğrafın bir kenarına iliştirelim. 

Yine Vakıf Mütevelli Heyetinde AKP'nin tabanını oluşturan yapılardan biri olan Hak-İş'in 1 temsilcisinin de bulunduğunu buraya not edelim. Bu üyeliğin 2002 yılı öncesine ait olduğunu da belirtelim.

Bunlar ilk aklımıza gelenler. Tüm isimleri araştırırsak AKP ve  RTE ile daha başka bağlantılar da bulunabilir. 

Havuz medyası AKŞENER'i KAVALA üzerinden SOROS'a bağlarken kendine ve etrafına hiç bakmıyor. Bakmıyor sözün gelişi mahallelerindeki hiçbir olumsuzluğa bakmaz, baksa da görmez. Görse bile düşmana(!) koz vermeyelim diye söylemez bunlar. Tüm bu kirli ilişkilerin duayeni(!) ve organizatörü A. DİLİPAK sırtını dönüp "Akşener Türkiye'ye iyi gelmeyecek" diye mülakatı verir.


AKŞENER temizdir kirlidir yorum yapmıyoruz. AKŞENER gerçekten kirli ilişkilerin içerisinde olabilir ama onu suçlayanların (Odatv dahil) her açıdan AKŞENER'den çok daha kirli olduğunu söylemek gerek...


20 Ekim 2017 Cuma

Hoşgeldin(!) Tütün Rejisi...



Hükümetin hazırladığı yeni Torba Yasa tasarısı 2 gün önce TBMM Plan ve Bütçe Komisyonundan geçti. Bundan sonra Meclise getirilecek. Prosedür tamamlanınca Mecliste de görüşülüp kanunlaşacak. Kanunlaşmasını engelleyecek bir durum ya da güç bugün için görünmüyor. Akp tek başına bu tasarıyı geçirip kanunlaştıracak güce sahip. Ayrıca stepne rolünü çok iyi oynayan Devlet BAHÇELİ'de daha dün Cumhurbaşkanının izlediği politikaları uyumlu bulduğunu ve desteklediğini açıkladı. Bu açıklamadan sonra meclise gelecek torba yasaya evet diyeceğini düşünmek çok da abes olmasa gerek.

Torba yasalar pek çok farklı konuda pek çok farklı düzenlemeyi tek bir seferde çıkarma rahatlığı sağlıyor. Ancak iktidar genelde toplumda tepkilere neden olabilecek düzenlemeleri toplum talepleri doğrultusunda oluşturulan düzenlemelerin arasında kanunlaştırarak hem halkın gözünden kaçırarak ortaya çıkabilecek tepkileri azaltmak ya da engellemek hem de meclisten daha kolay geçirmek amacıyla bu yolu tercih ediyor. Bugün karşımızda olduğu gibi asgari ücret, işçi hakları ile tütün ekimi ve pazarlanması aynı torba yasanın konusu olabiliyor.

Diğer hususlarla ilgili bir inceleme yapmadık. Ancak Torba Yasanın düzenlediği 68. madde dikkatimizi çekti.
Torba Yasa’nın 68.Maddesi ile ‘yasaya uymayan’ sarmalık kıyılmış tütün üreticilerine, ağır para ve hapis cezaları getiriliyor. Herhangi bir tütün tüccarıyla (tütün işlemeciliği tümüyle yabancı şirketlerin eline geçtiği için bunlara tüccar değil, şirket taşeronu demek daha doğru) sözleşmesi olmayan üretici; tütün ekemeyecek, satamayacak, satın alamayacak, satışa hazırlayamayacak, taşıyamayacak ve bulunduramayacak. Bunlardan birini bile yapan 3 yıldan 6 yıla kadar hapisle cezalandırılacak. 

Bu tütün satan tüm işyerlerinin kapatılması demek. Çiftçinin sigara üreticilerinin belirlediği fiyatın dışında tütün satamaması demek. Bu tütün üreticisinin ancak ve ancak sigara şirketlerinin belirlediği oranda tütün yetiştirmesi demek. Bu bahçenizde kafanıza göre tütün yetiştirememeniz demek. Bu komşunuzun bahçesinde yetiştirdiği tütünü alıp içememeniz demek.

Bu üreticiyi Tütün tüccarının, Tütün tüccarını da Sigara üreticisinin doğal olarak tütün üreticisini sigara üreticisinin kölesi haline getirmek demek. Bu, tekelin özelleştirilmesinden sonra, tütün piyasasının emperyalimin emrine terkedilmesi demek.

Torba yasa daha meclisten geçmeden uygulamaya konmuş gibi görünüyor. Tasarının Meclis Plan ve Bütçe komisyonundan geçmesini müteakip dün (19.10.2017) 81 ilde eşzamanlı operasyon yapıldı. 25,7 Ton kıyılmış tütün, 4,5 ton nargile ve pipo tütünü ile 4 Bin kaçak sigara sarma makinesine el konuldu.

MTV si tartışmaları arasında gözden kaçtı ama sigara kağıdına ciddi vergiler kondu.

Yapılan zam ve konulan vergilerden sonra tütün içen insan sayısı bir hayli artmıştı. Devletin bundan vergi kaybı olduğunu iddia edenler olacaktır ki doğrudur. Devlet 14 TL lik bir paket sigaranın 6,44 TL sini vergi olarak almaktadır. Devletin vergiye ihtiyacı olduğunu söyleyeceklere devletin 2017 yılında bazı zengin kişi ve kuruluşların vergi borcunu sildiğini hatırlatalım. Vergi borcu silinen bu kişilerden bir kısmı İlişkiler Ağı başlıklı yazımıza konu kişiler. Bu kişiler aynı zamanda Türkiye'nin önde gelen sigara üreticisi firmaların ortağı olan şirketlerin sahibi ya da yöneticisi. (yeni bir ilişkiler ağı ve yeni bir kıyak) Ancak tütün ekim, üretim , satımını engellemek devletin vergi almasını sağlamayacaktır. Sarma tütün içimi yurtdışından getirilen kaçak sigara ticaretinin en önemli engelleyicisidir. Kaçak sigara ticareti PKK'nın tekilindedir ve PKK'nın en önemli gelir kalemlerinden biridir. Tütün ekiminin, ticaretinin engellenmesi büyük sigara üreticileri kadar kaçak sigara ticareti yapanların da ekmeğine yağ sürecektir. Devlet bir taraftan köylüsünü yoksullaştırırken diğer taraftan pkk terörünü finanse(!) etme durumuyla karşı karşıya. İnsanlar sadece vergisine 6,44 TL ödeyerek sigara almak yerine piyasadaki 3-4 TL ye kaçak sigaraya yönelecektir.

Bu olayın bir yüzü. Diğer yüzü çok daha sıkıntılı.

Yasanın içeriği ve yapılan operasyon bize 1883 de kurulup Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu müteakip 1925 yılında kaldırılan , Güvenlik Güçlerini tütün şirketlerinin paralı askerine dönüştüren ve uygulandığı 37 yılda 20 Bin Türk köylüsünün ölümüne (güvenlik güçlerince öldürülmesi daha doğru) neden olan ünlü "Tütün Rejisi" ni hatırlattı. 

Osmanlı Devleti borçlarını ödeyebilmek adına düyun-u umimiye kurulmasına razı olmak zorunda kalmış ve gelir getiren bir kısım tekel haklarını batılı devletlerin idaresindeki Düyun-u umimiyeye devretmişti. Batılı devletler buralardan elde edilen gelirleri borçlarından düşmüşlerdi. Tütün Rejisi de bu kapsamda kurulmuş ve hertürlü tütün ekim, dikim, satım işlerini kontrol altına almış, kaçak üretimi ve ticaretini engellemek amacıyla hertürlü tedbiri almıştı. Tütün kaçakçılığının engellenmesi amacıyla Jandarma teşkilatı bir anlamda tütün rejisinin emrine verilmişti. Ekonomik olarak güçlü ve imkanları geniş olan tütün rejisi bu güç ve imkanlarını kullanarak bulundukları bölgelerdeki jandarma teşkilatlarını kendi elemanları gibi kullanmıştır. Tütün üreticisi ve kaçakçısı kovalamak bu teşkilatın adeta tek işi olmuştur.

Bugün yine aynı durumla karşı karşıyayız. Siyasal İslamcı(!) AKP iktidarı bu tasarı ile düyun-u umumiye ve tütün rejisinin yolunu açmıştır. Osmanlı'yı ihya edelim derken ihyaya Düyun-u Umumiye ve Tütün Rejisinin ihyası ile başlayabileceklerini düşünmemiştik doğrusu.

Onlar konuşur AKP yapar diyorlardı bugün itibariyle AKP'nin yaptığı batırdığının , "battığımızın", resmidir. Osmanlı Düyun-u Umumiye eliyle dönüşü olmayan bir yola sokulmuştu...

Dün itibariyle Sayın Cumhurbaşkanının uyguladığı politikaları desteklediğini açıklayan Devlet Bahçeli bu resmin hangi köşesine oturtulmuş çözemedim. Milliyetçi bir partinin emperyalizmin görünen yüzleinden biri olan bu politikaları hangi gerekçelerle desteklediği gerçekten merak edilen bir durum.

Hoşgeldin Duyun-u Umumiye , Hoşgeldin Tütün Rejisi...

13 Eylül 2017 Çarşamba

İlişkiler Ağı




Almanya’nın başkenti Berlin’de 14-17 Eylül 2017 tarihleri arasında sözde Ermeni Soykırımı(!) konusunda bir çalıştay yapılacak.  Organizasyonda 4 kuruluşun ismi geçiyor. Bu kuruluşlardan biri de Sabancı Üniversitesi. Çalıştaya sadece 1915 de yaşanan “Tehcir Olayını” soykırım olarak nitelendiren kişiler davet edilmiş.  Bu olayları soykırım olarak nitelendirmeyen kişilerin katılma başvuruları da kabul edilmemiş. Yani önyargılı ve tek taraflı bir çalıştay.

Çalıştay haberleri üzerine sosyal medyada tartışmalar başladı. Bu tartışmalardan birinde Sabancı Üniversitesinin organizasyonunda yeralmasından dolayı “Bizim Millete Sabancılar yerli, Koçlar yabancı gelir. Hep Kandırıldık” şeklinde bir görüş de beyan edildi. Sabancıların Kayseri-Adana menşeili daha doğrusu taşra kökenli olması, Sakıp Sabancı’nın konuşurken taşra üslubunu kullanması, Koçların büyükşehirli olmaları, halkla çok içiçe bulunmamaları herkeste üç aşağı beş yukarı aynı kanaatin oluşmasını sağlamıştı.

Oysa aralarında çok fark yok. Her iki ailede “yerli” ama “milli” değil.

Bu tartışmalara şahit olduğumuz andan itibaren hafızamızı yoklayarak bazı bilgilerimizi gözden geçirdik ve bazı bilgilere de ulaşmak için küçük çapta bir araştırma yaptık. Eski bilgilerimizi ve edindiğimiz yeni bilgilerle birlikte ortaya çıkan ilişkiler ağını kısaca burada paylaşıyoruz.

Bildiğimiz üzere Sabancı Üniversitesi Sabancı ailesinin kurduğu ve yönetiminde etkili olduğu bir vakıf üniversitesi. Bu üniversitenin Mütevelli heyetinde Sabancı ailesinden olup CFR Uluslararası danışmanlar kurulu üyesi ve Chatham House Mütevelli Heyeti üyesi  Suzan Sabancı DİNÇER yeralıyor. CFR , onursal başkanlığını geçtiğimiz günlerde vefat eden D. Rockefeller’in (“D. Rockefeller öldü Akp’nin başısağolsun” başlıklı yazımızda daha geniş bilgi bulabilirsiniz) yaptığı dünyaya yönveren enönemli masonik örgüt. Hatta masonik örgütlerin çatı örgütü. BOP projesinin ardındaki ana güç.

Chatham House ise CFR’nin kızkardeşi olarak nitelendiriliyor. Diğer ismi İngiliz Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü. S. Sabancı Dinçer bu örgütün mütevelli heyeti üyesi. Bu örgütün mütevelli heyetindeki tek Türk(!) S. Sabancı Dinçer değil tabii ki. Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Y. Koç da Chatham House Mütevelli heyeti üyesi.

Konumuz Sabancı Üniversitesi olduğu için Koçlara takılmadan devam ediyoruz.

Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi Ayşe KADIOĞLU üniversitenin rektörü de. Ayşe Hanım Hrant Dink Vakfı yönetim kurulu üyesi aynı zamanda.

Mütevelli Heyetinde İ. Jan Nahum ve Sinan TARA da var. İ. Jan Nahum isminden de anlaşılacağı üzere Musevi bir vatandaşımız. Koç Holding menşeili. Sinan TARA ise Enka Holdingin patronu Şarık TARA’nın oğlu. İddialar doğru ise Sabetaist bir kökenden geliyor.

Sabancı Üniversitesinin Uluslararası Danışma Kurulu üyeleri arasında İMF’den transfer eski bakan ve bir dönem CHP milletvekili de olan Sabetaistlerin Kapancı kolundan Kemal DERVİŞ var.

Yine geçtiğimiz günlerde Isparta’da Cumhurbaşkanı ERDOĞAN tarafından hizmete açılan Coca-Cola tesislerinde (ama İslamcılar kola tesisi değil meyvesuyu tesisi olduğunda ısrarlı. Biri Sayın Bakan Fatma Betül Sayan KAYA’ya “Capy meyvesuyunun” bir “The Coca-Cola Company ürünü” olduğunu anlatsın) Erdoğan’la birlikte kurdeleyi kesen Sabetaist kökenden geldiği ifade edilen Muhtar KENT ve Dünyadaki tüm karanlık işlerden sorumlu 5 önemli aileden biri olan RHODES'lerden William R. Rhodes de danışma kurulu üyesi.  

Coca-Cola tesisleri açılırken çekilen fotoğraflarda hepimizin yakından tanıdığı bir isim daha vardı. Bedirhanlardan Kürt Sabetaist Hasan Cüneyd ZAPSU.

Hasan Cüneyd ZAPSU , AKP kurucusu ve eski MKYK üyelerinden. Eşi Beyza ZAPSU Küçük Çamlıca Subaşı camiinde kadın-erkek karışık namaz kılma ve cemaate “Cuma Namazı” kıldırmaya kalkması ile bir dönem gündeme gelmişti.  C. ZAPSU aynı zamanda Soros’un finanse ettiği TESEV vakfının Mütevelli Heyeti eski üyesi. Şimdilerde ise Soros’un isteğiyle TESEV’den ayrılanların kurduğu PODEM’im mütevelli heyetinde.

PODEM’in arkasında kimler var. H. Dink Vakfıyla ortak projeler üreten, Kürt Konferansları düzenleyen Alman Berghof Vakfı var. Hollanda Kraliyeti var. Hani şu Bakan Fatma Betül Sayan KAYA üzerinden diplomatik kriz yaşadığımız Hollanda. Yine Hrant DİNK Vakfı ile projeler üreten Amerikalı Chrest Vakfı var. Norveç Büyükelçiliği,  Avrupa Komisyonu da diğer destekçiler. Üretilen tüm ortak projeler etnik tabanlı olup Kürt ve Ermeniler üzerine. Ve asıl bomba T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı. Başbakanlığımızda Podem destekçileri arasında. Ve Podem'in Kürt ve Ermeniler üzerine ürettiği projelerin destekçisi.

16 Nisan öncesi Hollanda İle diplomatik kriz yaşarken PODEM’de Hollanda Kraliyeti ile T.C. Başbakanlığı birlikte projeler üretiyordu. Aynı günlerde Dışişleri Bakanı M. ÇAVUŞOĞLU Hollandalı mevkidaşına “sen neyin lalesisin” diye sorarken AKPli belediyelerimiz 16,7 Milyon Dolarlık başta  Lale olmak üzere çiçek ithal ediyordu Hollanda’dan. Bu durumda biz neyin lalesi oluyoruz dersiniz?

Herneyse deyip geçiyoruz bir kez daha.

Tesev ve Podem deyince tek isim akla gelir. Nafiz Can PAKER.

N. Can PAKER herkesin tanıdığı bir isim. Tesev Ve Podem’in kurucularından. 16 Nisan’da yapılan Anayasa Değişikliği referandumunda paketi hazırlayanların içinde bulunacak kadar ERDOĞAN’a yakın biri. AKP kurulduğu günden beri sürekli AKP’ye destek oldu.

N. Can PAKER’in birkaç özelliği daha var. Medyadaki iktidar destekçilerinden Mehmet BARLAS’ın kayınbiraderi. Pelikan yalısı sakinlerinden Cemil BARLAS’ın dayısı. Pelikan yalısı çetesini onun yönlendirdiği iddialar arasında. Bu iddialar doğru olmayabilir ancak enazından Cemil Barlas'ı yönlendirdiği biliniyor.

  Pelikan Yalısının finansörünün damad-ı şehriyari Berat ALBAYRAK olduğu daha önce medyaya düşmüştü. Hilal KAPLAN ve eşi Süheyl ÖĞÜT, Süheyl’in kardeşi ailemizin hukuk fakültesi mezunu (hukukçu yazmaya elim varmadı) ve öğretim üyesi Selman ÖĞÜT, Siyaset Bilimci olduğu iddiasındaki Ömer TURAN, medya tetikçileri Cemil BARLAS ve Cem KÜÇÜK… aynı ekibin üyeleri.

C. PAKER bir ara Sabetaistlerin Kapancı koluna ait Şişli Terakki Lisesi Vakfının da Mütevelli heyetinde yeralmıştı. Bu dönemde Sabetaist bir kökenden geldiğini açıklayan ve daha sonra Yahudiliğe dönüş yapan Yazar Ilgaz ZORLU ve Abdurrahman DİLİPAK ile vakıf davalık olmuş (Bkz. Şişli Terakki Yolsuzluğu Davaları) ve DİLİPAK’ın evinin icra yoluyla satılması gündeme gelmişti. Bugün Şişli Terakki Lisesi Mütevelli Heyetinde 2 PAKER var. Biri C. PAKER’in kuzeni ve kayınbiraderi Lütfü PAKER diğeri ise oğlu Kerim PAKER. Kerim PAKER Podem Mütevelli Heyeti üyesi olduğu gibi Bilgi Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi de aynı zamanda.

Can PAKER halen Sabancı Holding yönetim kurulu üyesi. PAKER bir dönem Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyeliği de yapmıştı.

Kafanız karıştı değil mi?

Karışmasın. Zincirin halkalarını takip ettiğinizde bir fasit bir daire çiziyorsunuz.

Sabancı Holding- Sabancı Üniversitesi – Ayşe Kadıoğlu – Hrant Dink Vakfı – (Berghof V.- Cherest V. – Hollanda Kraliyeti – Norveç Konsolosluğu – T.C. Başbakanlığı…) – Podem ( ve Tesev) – Hasan Cüneyd ZAPSU / N. Can PAKER – (1. bağlantı Soros – CFR/Chatham Enstitüsü – Suzan Sabancı DİNÇER) – Sabancı Holding.

Hasan Cüneyd ZAPSU üzerinden başka bir bağlantı (2. Bağlantı diyelim)  AKP ve RTE ye…

N. Can PAKER üzerinden (3. Bağlantı oluyor) – Cemil BARLAS - Pelikan Yalısı- Berat ALBAYRAK- RTE…

CFR / Chatham Enstitü üzerinden (4. Bağlantı) Abdullah GÜL- AKP

Yine CFR/ Chatham Enstitü üzerinden (5. Bağlantı) RTE

CFR / Chatham Enstitü üzerinden bir bağlantı ile (6. Oluyor) olayı bitirelim. CFR / Chatham Enstitü – Numan KURTULMUŞ – AKP- RTE

Bilgiler bunlar bu andan itibaren yorumlar size ait.

Yazının internette yüzlerce örneği olan "Sabetaist" konulu yazılardan birine dönüşmüş olduğunun farkındayız. Bu yazının geçmişte yazdığımız Sabetaist- Pakrudin mücadelesine ilişkin yazılarla çeliştiğini sanmayın. Sabetaistler 3 grup. Bu gruplardan Kapancılar AKP dolayısı ile Pakruduniler ile ilkgünden beri birlikte hareket ediyorlar.

Sabetaizm üzerine kitapları ve Doktara tezi bulunan Cengiz ŞİŞMAN son kitabında Jacop FRANK önderliğinde D. Avrupa'da gelişen Karakaşi Sabetaizmi (Frankistler) ele almaktadır. Belki birileri de çıkar birgün Sabetaist (Kapancı) Pakrudunileri inceleyip kitaplaştırır...

17 Ağustos 2017 Perşembe

TÜRKİYE : Bir Varmış Bir Yokmuş...



Son günlerde iktidar yandaşı gazetecilerden(!) ilginç yazılar geliyor. Sürekli olarak Türkiye’nin kuşatılmakta olduğuna vurgu yapıyor ve harici düşmanların Türkiye’ye karşı işbirliğinden bahsediyorlar. Dün dünyada oyun kurucu olduğunu iddia ettikleri Türkiye'nin bugün kuşatılmışlığından bahsediyorlar. ABD’nin Türkiye’nin komşusu ülkelerde 8 yeni üs kurduğundan şikayet ederken Türkiye’de 22 tane üssünün bulunduğu gözardı ediliyor.

Bu gazetecilerden birisi de Yeni Şafak Gazetesinden(!) İbrahim KARAGÜL. 11 Ağustos ve 15 Ağustos’ta 2 köşeyazısı kaleme aldı. İlk Köşe yazısına “Acil Müdahale Şart: Yoksa o gün dizlerimizi döveceğiz” başlığını atarken 15 Ağustos’ta yayınlanan köşeyazısı da “Hatay’a da Göz Dikecekler mi?” başlığını taşıyordu.

Genel hatlarıyla he iki yazının konusu da aynı. İlk yazısında Ortadoğu’da birilerinin harita çalışması yaptığını ve Türkiye’nin kandırıldığını ileri sürüyor. ABD’nin Türkiye’yi sürekli oyaladığını ve kandırdığını bunu yaparken içeri de başta fetö olmak üzere bazı kişileri kullandığına vurgu yapıyor. İdlib’deki mücadelenin Türkiye açısından önemli bir nokta olduğunu , bu noktaya müdahele edilmezse bugün Suriye’nin kuzeyinde yapılan savaşın bir benzerinin “Anadolu İçlerine” taşınacağı endişesini dile getiriyor.

İkinci yazısında aynı endişeleri dile getirirken bu kez haritaların dolaştırıldığını , ileride sınır değişikliğinin gündeme gelebileceğini ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünün tartışılabileceğini beyan ile Hatay ismini zikrediyor. Bunu yaparken de vurgu amacıyla Hatay ismini zikrettiğini aslında bugün için böyle bir durumun sözkonusu olmadığını da ifade ediyor.

Yazısında çok ilginçtir mevcut Suriye savaşından en kazançlı çıkan tarafın PKK/PYD olduğunu da belirtiyor. 2000’li yılların başında bitme noktasına gelmiş olan PKK bugün “Devlet” kurma noktasında. Bu duruma ilişkin olarak AKP’ce Kobani’de PYD ye yapılan yardımdan ya da PYD’nin yollarına Ankara’da serilen kırmızı halılardan bahsetmiyor.

KARAGÜL yazısında özellikle son 30 yılda Türkiye’ye karşı “zamana oynama” stratejisi izlendiğini ve Türkiye’nin aldatıldığına vurgu yapıyor. Ancak bu 30 yıllık dönemin 15 yılında AKP’nin iktidarda olduğunu söylemiyor.

Bu durumdan dolayı ABD/İNGİLTERE/İSRAİL başta olmak üzere dışarıda yabancı güçleri sorumlu tutarken içeride Fetö, sol ve muhafazakar kesimleri suçluyor. Dahası  bu grupları ABD ve Batı ile irtibatlandırarak ileride yaşanabilecek  Türkiye aleyhine bir operasyonun batının güdümünde olan bu gruplar eliyle gerçekleştirileceğini ileri sürüyor. Muhafazakar kesimler ibaresinden üstüörtülü olarak suçladığı kesim AKŞENER önderliğindeki MHP muhalifleri ile bizim gibi insanlar…

Görünen o ki “İdlib’e müdahale” edilirken “içerideki alternatif kişi ve gruplara” da operasyon çekilmesini istiyor.

Her iki yazının özelliği Türkiye’nin “toprak bütünlüğünün” tartışmaya açılabilecek bir noktada olduğu sonucunu vermesi. KARAGÜL her ne kadar “Hatay” ismini dikkat çekmek amacıyla zikrettiğini beyan etse de sonuçta “Hatay” ismi zikredilmiş durumda.

 KARAGÜL , Ortadoğu’daki mevcut durumdan Siyasal İslamcılar ve AKP dışında herkesi sorumlu tutarken bugüne kadar AKP’nin izlediği Suriye politikasının hatalı olduğuna dair bir tek satır yazamamış.

Sözde bu arkadaş Ortadoğu Uzmanı…

KARAGÜL ‘ün ortada dolaştığını söylediği haritalardan yeni haberdar olduğunu düşünmek saflık olur. ABD’nin Dışişleri Eski Bakanı C. RİCE 07 Agustos 2003 te Washington Post’ta çıkan “Ortadoğu’yu Dönüştürmek” başlıklı köşeyazısında “içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu 22 ülkenin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini” yazıyor. Kaldı ki bu yazıdan çok daha önce AKP cenahının bu projeden haberi var. Hatta bu projeyi uygulamaya koymayı kabul ettikleri için iktidara taşındılar. Projenin adı “Büyük Ortadoğu Projesi”dir. Yani kısaca “BOP.” (BOP’un Türkiye ayağı ile ilgili “Yerli ve Milli 2-3-4-5” ile “Yerli ve Milli’den Milliyetçiliğe 1-2” isimli yazılarımıza bakabilirsiniz. 15 Temmuz’un da BOP kapsamında icra edildiğini 15 Temmuzla ilgili yazılarımızda ifade etmiştik.)

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın pek çok kez “Obama ile birlikte Eşbaşkanı olduğunu” söylediği meşhur proje.

Recep Tayyip ERDOĞAN daha önce pek çok kez “BOP Eşbaşkanı” olduğunu canlı yayınlarda ve miting meydanlarında açıkça ifade etmişti. Kendisi uzun süredir bu konuya değinmese de bugüne kadar “BOP eşbaşkanlığından ayrıldığı ya da projenin sona erdirildiğine” dair bir açıklamasına şahit olmadık. Bu durumda projenin ve Recep Tayyip ERDOĞAN’ın eşbaşkanlığının  devam ettiğini söylemek mantıklı bir yaklaşım olacaktır.

“Türkiye Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip ERDOĞAN’ın eşbaşkanı olduğu proje Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tartışılır hale getirmiş durumda. ERDOĞAN destekçisi KARAGÜL ise ERDOĞAN dışındaki herkesi BOPçularla işbirliği yapmakla Türkiye’ye bölünmenin eşiğine getirmekle suçluyor. Dahası yazdığı yazılar ile ERDOĞAN’ın etrafında kenetlenin ve safları sıklaştırın diyor.

Yazısında “Hatay” isminin zikredilmesi söylediği kadar masum bir durum değil. BOP bünyesinde oluşturulmak istenen Kürdistan ve onun Akdeniz’e açılacak kapısı olan “Kürt Koridoru” 2 eksik parça hariç tamamlandı. Bu parçalardan biri “Fırat Kalkanı” ile Türkiye’nin eline geçen Suriye toprağı. Herkes biliyor ki bu bölgeden Türkiye istendiği an çıkartılır. Türkiye’nin burada kalmasını sağlayacak bir hukuki zemin yok. Diğer parça ise bir Türkiye toprağı olan “HATAY.”  Ve Hatay ismi değiştirilecek harita kapsamında dillendirilmeye başlandı.

Bu yazıları yine Yeni Şafak Gazetesi yazarı olan Yusuf KAPLAN’ın yazısı takip etti. “Dikkat! ABD, Türkiye’nin altını oyuyor adım adım…” başlığını taşıyan yazısında Batı’nın Türkiye’yi kuşattığını söyleyip “Sözü özü: Birbirimizle uğraşmayı bırakalım, dik duralım, Türkiye’ye yapılacak muhtemel saldırılara karşı askerî bakımdan hazırlıklı olalım, savunma sanayimizi güçlendirelim ve bu arada Çin, Rusya, Brezilya gibi eksen ülkelerle ekonomik ve stratejik ilişkilerimizi derinleştirelim, derim” şeklinde KARAGÜL ile aynı çağrıyı tekrarlıyor.

Yazıda geçen bir cümle ilginç. Türkiye için “yumruğunu  masaya vurabilecek kadar güçlü değil henüz” derken Tayyip ERDOĞAN için zikredilen “Dünya Lideri” sıfatının aslında hamaset  ya da “Tayyip ERDOĞAN’ın kendi -iç- dünyasının lideri olduğu söyleminden başka bir anlam ifade etmediğini itiraf ediyor.

Her iki yazarın yazılarından çıkan sonuç 15 yıldır uygulanan AKP politikalarının iflas ettiği ve bu politikalar  neticesinde Türkiye’nin varlık-yokluk sınırına dayanmış olduğudur. Bu yazılar AKP eliyle Türkiye’nin yıkılmasının an meselesi olduğunun itirafıdır. Şimdi ülkeyi bu hale getirmiş bir partinin ülkeyi kurtaracağına inanmamızı ve sesimizi çıkarmadan çevresinde saf tutmamızı istiyorlar. Tüm siyasi muhalefeti ABD ve türevleriyle irtibatlı olmakla itham ederek olası bir itirazı da şimdiden maskelemeyi hedefliyorlar.

Aynı Gazetenin yazarlarının aynı dönemlerde birbiri ardına aynı içerikte yazılar yazmaları ise aynı kaynaktan beslendiklerini ve aynı yapıya hizmet ettiklerini gösteriyor.  

Rahmetli Durmuş HOCAOĞLU 2009 yılında 2023 isimli bir dergiye verdiği mülakatta “Türkiye 2023 Senesinde Mevcut Olmayabilir” diyordu. Kehaneti doğru çıkmak üzere.

Türkiye kendisini yöneten yöneticiler eliyle parçalanıyor. Yusuf KAPLAN’ın da yazısında ifade ettiği gibi “Türkiye, dışardan fiilen işgal edilmedi, edilemedi ama Kale içerden ele geçirildi.”

Mehmet GÖRMEZ’e haber edin. Gelip Türkiye’nin selasını da okusun…