RTE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RTE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Temmuz 2019 Cuma

Türkiye İttifakı ya da Yenikapı Ruhuna Dönüş...

Türkiye İttifakı ya da Yenikapı Ruhuna Dönüş...

Son günlerde özellikle dış politikada yaşanan dalgalanmalar, F-35 krizi, S-400 füze sisteminin alınması , Doğu Akdeniz kıta sahasında petrol ve gaz arama çalışmalarıyla ilgili tartışmalar sonrasında siyasi arenada bir "Türkiye İttifakı" kurulmasından sözedilmeye başlandı.

Bu tartışmaların ortasında İyi Parti Grup Başkan Vekili ve İstanbul milletvekili Yavuz Ağıralioğlu'nun aslında Anadolu Ajansına verdiği ancak kırpılarak Akit Gazetesi (!)nde yayınlanan mülakatında dile getirdiği İttifakın kurulması ve bu ittifakın "Yenikapı Ruhunu Canlandırılması" ile sağlanması söylemi gündemi meşgul etmeye başladı.

Herşeyden önce belirtelim ki Yavuz Ağıralioğlu'nun röportajda dile getirdiği "Tayyip Bey'in iradesi Devletin iradesidir" sözü Siyasal İslamcı pragmatist akla her alanda kullanabileceği bir "maymuncuk" verdi. Hükümetin icraatlarını her eleştirmeye kalktığınızda bu sözü duyabilirsiniz artık.

Türkiye 17 yıldır hukuken AKP iktidarı fiilen R.T. Erdoğan tarafından yönetiliyor. Onun bilgisi ve istemi dışında yaprak kımıldamıyor.

Peki Tayyip Erdoğan ülkeyi nasıl yönetiyor?

Tabii ki "kapalı devre" "aile şirketi" gibi. Çoğunlukla akraba ve eş-dost eksenli, liyakata önem vermeyen, adalet gözetilmeyen, ben yaptım oldu mantığının hakim olduğu, israfın şahikaya ulaştığı, kimsenin -ya da yakın çevre dışında kimsenin- dinlenmediği ve düşünce, görüş ve uyarılarına itibar edilmediği, muhalefetin ve uyarılarının ciddiye alınmadığı, özellikle milli mevzularda istişare ve meşverete primin tanınmadığı, kimseye bilgi verilmeyen, kimseyle bilgi ve veri paylaşılmayan, hukuki denetim mekanizmalarını çalıştırmayan bir anlayışla...

Ülkeyi 17 yıldır bu anlayışla yöneten birinin bugün kurulacak bir "Türkiye İttifakı"nda bu anlayışı terketmesi mümkün mü? 17 yıl sonra kendi ve "kapalı devre ailesi(!)" dışında birilerini dinlemesi, istişare etmesi, meşverette bulunması mümkün mü?

Üstelik bunun muhalefeti "beka sorunu" olarak gören ve bunu daha 2 ay öncesine kadar dillendiren, muhalefeti ve kendisine oyvermeyen %50'lik bir kitleyi "vatan haini" olarak yaftalayan biri tarafından yapılması mümkün mü?

Muhalefet lideri Meral Akşener hakkında soruşturma açtırıp 2,5 yıl hiçbir işlem yapmadan beklettirip İstanbul seçimlerinin yenilenmesi gündeme geldiğinde soruşturmayı hareketlendiren ancak gizlilik kararı verdirerek Meral Akşener'in kendisi hakkındaki soruşturmayı bile takip etmesini engelleyen , hukuk dışına çıkmakta beis görmeyen, gerektiğinde emrindeki hukuku muhalifleri aleyhine bir şantaj aracı olarak kullanmaktan çekinmeyin biri için bu mümkün mü?

Bu ülkede bu sorulara evet diyecek 1 kişi bulamazsınız.

İttifak kurulmuş olsa bile birşey değişmeyecek ve ülkeyi dar kadrosu ile R.T. Erdoğan ve keyfi yönetecek. Yönetmeye devam edecek. Erdoğan'ın birilerinden görüş alacağını, birilerini dinleyeceğini mi sanıyorsunuz? Bu şartlarda ittifak kurmanın ya da ittifaka girmenin (Erdoğan ve AKP dışında) kime ne faydası var? Aleni olması gereken Merkez Bankası net döviz rezervinin bile kimse tarafından bilinemediği bir ortamda nasıl bir ittifak kurulmasını bekliyorsunuz?

15 Temmuz sonrası bizzat R.T. Erdoğan'ın ortaya attığı ve istediğini aldıktan sonra yine bizzat Erdoğan'ın boğarak öldürdüğü "Yenikapı Ruhu"nu yeniden canlandırmanın ülkeye ne faydası olacaktır? 15 Temmuz Ruhu ülkeye ne kazandırmıştır? Şunu kazandırdı diyebileceğiniz bir tek şey söyleyin. Fetö ile mücadele mi? Onun nasıl yapıldığını, kurulan fetö borsalarını, Maklube sofrasından kalkmayan siyasileri, belediye başkanlarını, damatlara dokunulmamasını hepimiz görüyoruz. Bizzat AKP milletvekilleri ekabir fetöcülere para karşılığı dokunulmadığını söylüyor. İşte Fettah Tamince ortada.

Bizzat Erdoğan'ın çağrısı ile oluşan Yenikapı ruhu ile Erdoğan yukarıda kısaca belirttiğimiz yönetim anlayışından vaz mı geçmiştir? Yenikapı mitingine kapılan siyasilerle istişarede mi bulunmuştur? Herhangi bir konuda fikirlerine mi başvurmuştur? Toplumda birlik ve beraberliği mi sağlamıştır? Bu amaçla uygun bir dil ve söylem mi kullanmıştır? Yoksa birleştirici bir yol ve söylem yerine kin ve nefreti mi körüklemiştir? Taraftarı %50 yi diğer %50 ye düşman mı etmiştir? 15 Temmuz gecesi sokağa birlikte çıkan insanlar AKP söylem ve politikaları ile düşman kardeşler vaziyetine gelmemiş mıdır?

O halde vurgu yapılan Türkiye ittifakı nedir?

Türkiye İttifakı çağrısı bize 17 yıllık AKP iktidarı ve Erdoğan davranışları eşliğinde "Siyasal İslamcı Pragmatizmi"nden başka hiç bir anlam ifade etmemektedir. 15 Temmuz sonrası Yenikapı mitingi bir nev'i güçlüye biat etme seramonisine dönüstürülmüştü. En azından Erdoğan ilerleyen süreçte öyle kullanmıştı.
Bu çağrı her alanda iflas eden AKP politikaları ve Erdoğan için "konkordato" ilanı ve zaman kazanma çabasıdır. Bir anlamda yeni bir biat isteme ve sıkıntıları giderme, hergeçen gün yükselen homurtuları susturma çabasıdır.

Bugün Yenikapı mitingine katılan muhalefet partileri Akplilerce "Yenikapı Ruhunu" sabote etmekle suçlanmakta , kontrollerindeki %95 lik medya gücü ile bunu herkesin zihnine sokmaktadırlar. Yarın aynı duruma Türkiye İttifakına katılacaklar düşecektir.

Kimse Türkiye'nin bekası filan demesin. O kavram bazıları için bir il belediyesini kazanmak adına 1 gecede terkedilebilecek birseydir...

16 Mayıs 2019 Perşembe

İstanbul İçin Her Yol Mübah , Trabzon-Rum-Ekrem İmamoğlu


Ekrem İmamoğlu'nun kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptali ile yeni bir seçim sürecine girildi. 31 Mart'a kadar yaşadığımız tüm olaylar İstanbul özelinde yeniden yaşanıyor. Tabii ufak farklarla.

Öncelikle AKP+MHP'nin oluşturduğu başta BBP olmak üzere bir kısım oy potansiyeli düşük partilerinde "yancılık" yaptığı Cumhur İttifakı seçime 31 Mart seçimlerinin "ana söylemi" olan "Beka Sorunu" vurgusunu bir kenara atarak hazırlanıyorlar. 

Bu millet ve milletin sahibi olduğu devlet 1000 yıldır bu coğrafyada "Beka Sorunu" ile ayaktaydı. Hala devletin ve milletin beka sorunu var. Ancak hiçbir siyasi parti, ittifak, koalisyon "beka sorunu"nu seçim kampanyasının ana argümanı yapmamıştı. Cumhur İttifakı yaptı. Ancak özellikle Batı Anadolu'da ve İstanbul'da bu söylemin prim yapmadığını görmüş olacaklar ki 31 Mart'ta sandıkların kapanmasından itibaren bu söylemi terkettiler. Oysa Türkiye bugün 31 Mart'a göre daha fazla "Beka Sorunu"nu hissediyor.

Demek ki "Beka Sorunu" kavramının içine Cumhur İttifakı ile bizden farklı anlamlar yüklemişler.

"Beka Sorunu" vurgusunun İstanbul özelinde işe yaramadığını gören iktidar başka bir alternatiflere yöneldi. İlk alternatif olarak da HDP'yi ve "Kürt Faşizmini" gördü.

8 yıldır avukatları ile görüştürülmeyen Abdullah Öcalan avukatları ile görüştürüldü. Bu görüşme sonrası "yeni bir çözüm süreci"nin habercisi diyebileceğimiz Abdullah Öcalan'a ait bir mektup basına servis edildi. Akabinde HDP eşgenel başkanları Figen YÜKSEKDAĞ ve Selahattin Demirtaş yargılandıkları (hakaret sebebiyle açılan) bir davadan beraat etti. Yetmedi SETA Genel Koordinatörü, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalr Kurulu Üyesi ve Havuz Medyasının Sabah Gazetesi yazarı Burhanettin DURAN NTV'de katıldığı bir programda teröristbaşından bahsederken "Sayın Öcalan" şeklinde hitap etti.

Bu arada şehit haberleri ardarda gelmeye başladı. Yukarıdaki hadiseler yaşanırken bir taraftan PKK terörünün artması , aynı oranda havuz medyası eliyle CHP ile PKK birlikteliğine vurgu yapılan haberlerin çoğalması... AKP bir yandan HDP/PKK ile görüşürken diğer taraftan PKK eliyle terörü tırmandırmakta aynı zamanda da CHP üzerinden Millet İttifakını suçlamaktadır sonucuna götürdü bizi. Daha önce de belirttik AKP hükümeti ile PKK uzun süredir dirsek temasındadır ve heran yeni bir çözüm süreci yaşanmak üzeredir. Akp CHP-PKK vurgusu yaparak bir taraftan Millet İttifakı içerisindeki muhafazakar seçmenin Ekrem İmamoğlu'na oyvermesini engellemeyi amaçlamakta diğer taraftan bu vurguyu boşa çıkarmak için "milliyetçi söylem"lere yönelecek CHP ve İYİPARTİ yi gerekçe göstererek  Kürt Kökenli kişilerin Ekrem İmamoğlu'nu desteklemesini engellemeye çalışmaktadır. Pkk eylemi olmazsa , şehit gelmezse bu plan işe yaramaz.

...       

Yenilenen Seçim için çalışmaların başlaması ile belaltı vuruşlarda başladı. Tabii ki tek hedef Ekrem İMAMOĞLU. Geçen seçimde son ana kadar görmezden geldikleri , ismini zikretmekten imtina ettikleri , yok saydıkları Ekrem İMAMOĞLU’na bu kez fena halde yüklenmeye başladılar.

Yüklenenlerden biri de AKP’nin Esenler Belediye Başkanı Tevfik GÖKSU idi. GÖKSU katıldığı bir iftar yemeği esnasında eline mikrofonu alınca şaşırdı. Bu Siyasal İslamcıların para, makam, kadından sonra en büyük zaafları mikrofon. O da zaafına yenik düştü.
Tevfik Göksu Ekrem İMAMOĞLU’nun Trabzonlu olmasından yola çıkarak İMAMOĞLU’nun “RUM” olduğunu ileri sürdü. Ancak kullandığı dil ve üslup sadece İMAMOĞLU’nu değil tüm Trabzonluları kapsayacak nitelikteydi.

Ekrem İMAMOĞLU'nun etnik kimliği üzerine bir araştırma yapmadık. Ekrem İMAMOĞLU ismi üzerinden Trabzonlulara yönelik bir etnik kimlik vurgusu yapıldığı için Rum kimliğine değinme gereği hissettik.

Trabzonluları Rumlukla itham eden Tevfik GÖKSU pek muhtemeldir ki Rum ile Yunanlı, Grek arasındaki farkı bilmiyordur.

Aynı Tevfik GÖKSU sorsanız Mevlana Celaleddin-i Rumi (Rum+(i) aidiyet eki) ismindeki "Rum" un ne anlama geldiğini de bilmeyecektir.

Bak Tevfik Efendi;

Rum etnik olarak Yunanlı (aslı İonya (Yuan)'lı olup zaman içinde Yunan olarak geçmiştir. Türkiye'ye yakın Ege Adaları merkezli medeniyet kuran İon'ları ifade eder. ) demek değildir. Rum etnik olarak Grek (Güney Yunanistan ve Mora merkezli etnik bir gruptur.) demek de değildir. Rum "Roma/Romalı" demektir. Romeos kökünden gelir. Etnik bir kimliği değil Coğrafi (Doğu Roma İmparatorluğu sınırları ile ilintili) bir kimliği ifade eder. Türkler Anadolu'ya girdiklerinde Anadolu Bizans'ın yani Doğu Roma İmparatorluğu'nun elindeydi. Bu sebeple Selçuklular Doğu Roma'ya atfen Anadolu'ya "Diyar-ı Rum" (Roma Ülkesi) dedi. Osmanlı Balkanlara geçtiğinde bölge yine Doğu Roma'nın elindeydi. Bu kez tüm Balkanlar "Rumeli" oldu. İtalya'ya gidilebilseydi muhtemelen orayada "Rumya" , "Rumistan" gibi bir isim verilecekti.

İstanbul’daki Latin işgali sonrası Bizans Sarayından kaçan prensler İznik ve Trabzon’da yönetimi ele alarak İstanbul’daki Latinlerden bağımsız davranmışlardır. Bu sebeple Trabzon’da Bizans Prenslerince kurulan bu devlete Trabzon Rum İmparatorluğu denmiştir. Aslı Trabzon Roma İmparatorluğudur. İşgalden 60 yıl sonra İstanbul İznik’te Bizans Prenslerince kurulan İznik Rum İmparatorluğu tarafından kurtarılmıştır. O 60 yıllık dönemde Osmanlı’nın fetret dönemindeki gibi bir durum yaşanmış ve İstanbul, Rumeli, İznik ve Trabzon’da 4 ayrı kişi kendisini Bizans İmparatoru olarak ilan etmiştir. İznik’in Latin işgaline son vermesinden sonra İmparatorluk İznik’teki hanedan üzerinden devam etmiştir. Bu hanedan daha sonra Rumeli’deki diğer parçayı da bünyesine katmıştır. Trabzon’un uzak olması , Anadolu’daki sırasıyla Selçuklu, Moğol ve Osmanlı tehlikesi İstanbul’daki Bizans’ın Trabzon’a müdahalesini engellemiştir. İsmi Trabzon’da olsa, Pontus’ta olsa oradaki devlet “Roma İmparatorluğunun bir parçasıdır” ve Yunanlı ya da Grek’le herhangi bir bağlantısı yoktur.

Yunanlı (veya Grek)=Rum demek kıçıkırık Grek'i Roma İmparatorluğu'nun varisi saymaktır. Tarih sahnesinde hiçbir varlığı olmayan kendilerinin bile unuttuğu Grekliğe değer atfetmektir. Ona tarih sahnesinde hak etmediği bir değer yüklemektir. 18. Yüzyıl ortalarına kadar böyle bir millet bile yoktur literatürde.

Yunanlılar ya da  Grekler Batı Anadolu kıyıları dışında Anadolu'ya gelmemiştir. Hele hele Orta Anadolu ya da Karadeniz'in dağlık bölgelerine tarihleri boyunca hiçbir zaman uğramamıştır. Limanlara tüccar olarak gelmiş ve ticaret kolonileri kurmuşlardır. Ancak liman bölgeleri dışına da çıkmamışlardır. Yunanistan'da konuşulan dil ile Karadeniz'de konuşulan dilin aynı olmasının tek sebebi her iki bölgenin de Doğu Roma imparatorluğu'na bağlı olarak yaklaşık 750 yıl aynı dili yani Roma İmparatorluğu'nun resmi dili olan Rumca(Romeiko)'yı konuşmasıdır.

Karadeniz'deki bazı vatandaşların etnik kökeni farklı olabilir ama hiçbiri söylenenin aksine Yunanlı ya da Grek değildir. Dil çok önemlidir evet ama bir insanın bir dili konuşması onu etnik olarak konuştuğu dilin mensubu yapmaz. (İstisna Yunanistan devleti ve Yunan Milliyetçileri için bir insanın "Rumca" konuşması Yunanlı sayılması için yeterlidir.) Türkçe konuşmanın seni ya da bir kısım Siyasal İslamcıyı , Sabetaisti, Ermeni ya da Gürcü geçmişi olan Pakraduniyi Türk yapmadığı gibi...

Siyaseten rakibime vuracağım derken ne b.k yediğine bir bak.

İtham ettiğin kişiyle liderim diye peşinde kırk takla attığın kişi (RTE) aynı bölgenin ürünü...

  

8 Ocak 2019 Salı

Ziraat Bankası - Geçmiş Olsun Vatandaş...


Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklama ile Ziraat Bankasının futbol kulüplerinin tüm borçlarını 3.kişilere ödeyeceğini ve ödediği bu tutarları yapılandırarak 10 yıl içinde kulüplerden tahsil edeceğini açıkladı.

Olayın detayları izleyen günlerde yapılan açıklamalarla netleşmeye başladı. 14 banka ve finans kuruluşunun futbol kulüperinden alacağı var. Ülkede 127 profesyonel 350 Bölgesel Amatör Lig takımı var. Amatör takımlar bu sayının dışında. Süperligde yeralan 18 takımın banka ve finans kuruluşlarına borcu 14 Milyar TL. Diğer kulüplerin borcu bilinmiyor ama hepsi borç batağında.

            Ziraat Bankası kuruluş amacı çiftçiye destek olan bir banka ancak her ne hikmetse çiftçi dışında herkesi fonlamakta.

            Ziraat Bankası uluslararası bankalardan geçen yıl 1.44 Milyar $ sendikasyon kredisi kullanmıştı. Aynı günlerde Demirören Grubunun Doğuş grubuna ait TVleri ve gazeteleri alması için ballı kredi vermişti.
           
            Yine geçtiğimiz günlerde işsizlik fonundan 11 Milyar TL kanuna aykırı olmasına rağmen kamu bankalarına aktarılmıştı. Kamu bankaları arasında Ziraat Bankası da vardı. Yine bu dönemde çıkartılan bir KHK ile Ziraat Bankasının da aralarında bulunduğu kamu bankaları piyasa fiyatının çok altında yandaş müteahhitler için aylık %0.99 faiz ile konut kredisi vermeye başlamıştı.

            Şimdi de yıllık %8 faizle spor kulüplerine kredi veriliyor.

         Ziraat Bankası piyasadan bugün için yaklaşık %20 faiz ile mevduat topluyor. Topladığı bu mevduatı aylık %0,99 (yıllık %11,88 basit) üzerinden yandaş müteahhitleri kurtarmak için kullandırıyor.

Yetmiyor.

Spor kulüplerinin borçlarının yapılandırılması için yıllık %8 faiz ile spor kulüplerine kredi açıyor.

Sadece 18 Süperlig kulübünün bugün itibariyle borçları yaklaşık 14 Milyar TL. Alt liglerle birlikte bir o kadarda diğer kulüplerin borcu bulunsa eder size 28 milyar TL.

Bu hamleyle yapılan her işlemde yıllık %8,12 oranında müteahhitlerden ve yıllık %12 oranında da spor kulüplerinden "görev zararı" yazıyor.

Kime yazıyor?

Görev zararını kapatacak kişiye yani vergi mükellefine yani bize...
Formun Üstü

           Cumhurbaşkanı geçtiğimiz Pazar partisinin İzmir adaylarını tanıttığı toplantıda hazineden çiftçiye 2 milyar TL lik destek yapacaklarını açıkladı. "Tam 2 milyar TL" diye de üstüne basa basa vurguladı.

Vurguladığı rakam bugünkü kurla yaklaşık 370.4 milyon $. Bunu Türkiye'de Çiftçi Kayıt Sistemine kayıtlı 2 milyon 176 bin kişiye paylaştıracak.(ki eşit paylaştırıldığında çiftçi başına 919 TL düşmekte. Traktör deposu muhtelif olmakla birlikte 110 lt motorin alan depolar var. 110lt x 5.75 TL = 632,5 TL eder ki bu hesaba göre ancak 919 TL ile 1,59 depo doldurulabiliyor. Ne büyük destek…)

Yukarıda da belirttik. 18 kulübün toplam borcu 14 Milyar TL. Ali Koç'un 25.07.2018 tarihinde yaptığı açıklamadan öğrendiğimiz kadarıyla sadece Fenerbahçe'nin borcu 621 milyon €. Yani bugünkü parite ile 707.94 milyon $. Tüm çiftçiye dağıtılacak tutarın yaklaşık 2 katı. Galatasaray'ın borcu 31 Temmuz 2018 itibarıyla 1.408 milyar TL. Sizin anlayacağınız 260.6 milyon $. Yine Ağustos 2018 itibariyle Beşiktaş'ın borcu 1.846 milyar TL. Bugünkü kurla 341.9 milyon $. (Üçünün borç toplamı 1.31 milyar $. Ziraat Bankasının da içinde bulunduğu Türkiye varlık fonunun değeri 40 milyar $. Kıyaslayın.)

Türk futbol ekonomisi ithalata dayalı bir futbol ekonomisi. Dışarıdan sürekli futbolcu getirilirken tek tük futbolcu satılmaktadır. Giden futbolculardan da nadiren para kazanılmaktadır. Yani Türk futbol ekonomisi sürekli açık vermektedir. Son yapılandırma olayı ile kulüp harcamalarına sınırlandırma getirileceği bildiriliyor. Bir kulüp yıllık gelirinin enfazla 1,5 katı kadar harcama yapabilecek. Bu durumda yıllık geliri 20 milyon $ olan bir kulüp o yıl 30 Milyon $ harcama yapabilecek. Yani borçlanmaya devam edecek. Bu durumda kulüplerin birikim yapması, borç ödemesi pek mümkün görünmüyor.

Ayrıca

Geçmiş yıllarda pek çok kulübün vergi , sgk borçları silinmişti. 2014 de Galatasaray'ın 140 milyon TL , Beşiktaş'ın 130 milyon TL vergi/SGK borcu silinmişti. 2017 yılında Galatasaray (anapara+usulsüzlük cezası+faiz toplam) 304 milyon TLlik borcunu vergi barışından faydalanarak 19 milyon TL olarak ve taksitle ödemişti. Diğer kulüpler için de aynı durum geçerli ve hepsi vergi barışından faydalanmıştı.

Şöyle de bir istatistik var. Son Vergi/SGK Barışında ;

- Vergi barışından faydalanmak için başvuruda bulunan kişi sayısı 5.950.316
- İlk 2 taksit içinde yapılandırmayı ihlal eden kişi sayısı 2.459.214

Yani ilk iki taksit sonucunda vergi barışından faydalanıp borcunu ödeyeceğini beyan edenlerin yüzde 41.32’ü şartları ihlal ederek yapılandırma hükümlerinin dışına çıkmış ve borcunu ödememiştir.
Yapılandırılan toplam vergi borcu tutarı 70 milyar lira, tahsilat ise 13.3 milyar lira olarak gerçekleşmiş. Yani yapılandırılan tutarın ancak yüzde 19’u tahsil edilebilmiştir.

-SGK prim borcu nedeniyle başvuru yapan kişi sayısı 1.270.402
- İlk 2 taksit sonucu yapılandırmayı ihlal eden kişi sayısı  562.000 kişidir.
SGK prim yapılandırılması için başvuranların yüzde 44,23’ü şartları ihlal ederek yapılandırma kapsamı dışına çıkmış ve borcunu ödememiştir.

Sigorta prim borcu nedeniyle yapılandırılan tutar 43.4 milyar lira olup tahsilat 3.2 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Tahsilat oranı %7,3.
(Buradaki "kişi" gerçek ve tüzel kişileri kastedmektedir. Futbol kulüpleri de tüzel kişiliktir. Burada borçlarını yapılandıran fakat ödemeyip istatistiğe giren kulüp var mı acaba?)

2014 ve 2017 deki vergi ve SGK aflarından bir netice alınamamıştır. Örnekler ortadadır. Kulüplerde bu kafayla yönetim devam ettiği sürece bu kulüpler borçlanmaya ve her 3-4 yılda bir devletin kapısını çalmaya devam edecektir. Bu haliyle bu kulüpler için verilecek her kuruş "ölü yatırım"dır. Asla dönüşü olmayacaktır.

Tam kulüplerin finansmanına odaklanmışken Cumhurbaşkanı Erdoğan birkaç saat önce yaptığı bir açıklama ile Ziraat Bankası tarafından Kredi Kartı Mağdurlarının(!) borçlarının ödenerek yapılandırılacağını açıkladı.

Sadece Temmuz 2017 ile Temmuz 2018 arasındaki 1 yıllık dönemde tam 1 milyon kişi kredi kartı borcunu ödemediği için temerrüde düşmüş. Gerisini düşünün.

Şimdi bu 1 milyon kişinin gelirinde hiçbir değişiklik olmadan sadece borcu yapılandırılacak. Gıda ürünlerinde enflasyonun %40'larda gezdiği bir ortamda bu insanların maaşlarına yapılan %6- 10 ya da asgari ücrete yapılan %26 zammın hiçbir anlamı yok. Aç adam yine aç. Aldığı zam zaten enflasyona gitmiş durumda. Bu durumdaki bir vatandaş hem hayatını idame ettirecek hem de artırıp borç ödeyecek. Mümkün değil. Ziraat Bankası bu borcu tahsil edemez.

Futbol kulüplerinin borçları banka ve finans kuruluşlarına, kredi kartı mağdurlarının borcu bankalara. Kulüplerin (borçlarını öderlerse) ve kredi kartı borçlularının cebine birşey girmeyecek. Tüm para bankalara/finans kuruluşlarına gidecek.

Banka ve finans kuruluşları alacaklarını tahsil edecekler.

Mevcut haliyle tüm bu olaylar bize bir kaynak aktarımını işaret ediyor. Burada asıl kurtarılan ne kulüpler ne kredi kartı borçluları. Burada asıl kurtarılan %50 si yabancı sermayeye ait olan bankacılık sistemi. Mevcut ekonomik krizin finansal bir krize dönüşmesi engellenmeye çalışılıyor. Tabii tüm bu yük vatandaşın sırtına sarılarak.

        Bankalar; Hazine , Ziraat Bankası ve Vatandaşın batması pahasına kurtarılmaktadır. Hazine ve Ziraat Bankası vergilerle finanse edileceğinden gerçekte tek batan vatandaş olacaktır.

            Bu Millete kastınız ne arkadaş?

30 Eylül 2018 Pazar

Adnan Menderes'ten Bir kahraman Çıkmaz...

      17 Eylül tarihi eski Başbakanlardan Adnan Menderes'in ölüm tarihiydi. Bir darbe neticesi darbe mahkemelerinde yargılanarak idama mahkum edilmiş ve hasta/yaralı olmasına rağmen asılarak 17 Eylül 1961 de idam edilmişti.

     Öncelikle belirtmeliyiz ki Sivil ya da Askeri her türlü darbeye karşıyız. Yine darbe hukukuna ve onun yargılamalarına da karşıyız. Hele ki verilen kararlar doğru (Yassıada Mahkemesi kararı kastedilmemiştir. Oradaki hukuki hataları söylemeye gerek duymuyoruz) bile olsa hasta/yaralı bir insanın iyileşmeden idam edilmesinin savunulacak bir tarafı yoktur.

      Adnan Menderes'in mağduriyeti ortadadır. Bunu tartışmanın gereği gereği yoktur.

      Bununla birlikte;

      Adnan Menderes Muhafazakar değildir. Demokrat hiç değildir. Adnan Menderes'e muhafazakar demokrat kisvesi giydirerek -yaşadığı mağduriyetlerin de ardına saklanarak- ondan bir "Kahraman" üretmek mümkün değildir. AKP deki Adnan Menderes duyarlılığı da sevgi ya da acıma değil olsa olsa muhafazakar tabandaki Adnan Menderes mağduriyetine duyulan sempati ve acımayı kullanılmaya yöneliktir

       Öncelikle Adnan Menderes , AKP yöneticilerinin ötekileştirerek kullandıkları ve her fırsatta tahkir etme amacıyla söz sarfettikleri "Beyaz Türklerden" bir aileye Mensuptur. Kendisine "monşer" bile diyebilirsiniz. Kendisi binlerce dönüm arazisi olan bir toprak ağasının oğludur.

      Akrabalık bağları daha daha ilginçtir. Bilindiği gibi İzmir'in ünlü ailelerinden "Evliyazade"ile "Yemişçizade"lerin kızı Fatma Berin hanım ile evlidir. Evliyazedelein kızları ile evli başka ünlü kişiler de vardır. Atatürk'e suikast davasından asılan Dr. Nazım, Atatürk döneminin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü gibi...

      Sabetay Sevi üzerine araştırma yapanlar ya da ilgisi olanlar bilir ki her iki aile de bir şekilde Sabetaizme bulaşmıştır. Berin hanımın dayısı Dr. Nazım'dır. Dr. Nazım'ın kayınbiraderi yani eşinin kardeşi T. Rüştü Aras'tır. T. Rüştü Aras'ın kızı Emel (Fatin Rüştü Zorlu'nun eşi) Berin Hanım'ın kuzenidir. Bu zincirdeki kişilerden Dr. Nazım Sabetaistlerin Kapancı koluna mensuptur ve bu kolun önde gelen isimlerinden biridir. Yine Zincirde yeralan T. Rüştü ARAS ise Sabetaistlerin Karakaşi koluna mensuptur. Burada Sabetaistlerin farklı kolları arasında evlilikler sözkonusudur ki 1900'lerin başlarından itibaren farklı kollar arasında evlilikler başlamıştır. Ancak 1970'lere kadar Sabetaistler Müslümanlarla kız vermemişlerdir. (Ölümünden kısa bir süre önce verdiği bir mülakatta Aydın Menderes ailesinin sabetaist kökenleri olduğunu kabul etmiştir.)

      Konumuz Sabetaist evlilikleri değildir. Adnan menderes 1931 yılında yapılan seçimlerde CHP'den Aydın milletvekili olarak Meclise girmiştir. Menderes CHP milletvekili iken "Ezanın Türkçe Okunması" gündeme gelir ve 1932 den itibaren ezan Türkçe okunmaya başlar. Ezanın Türkçe okunmasına ilişkin karara Menderes'in itiraz ettiğine, şerh koyduğuna ya da yanlış yapılıyor dediğine dair bir bilgi bulunmamaktadır. Milletvekili olarak ezanın Türkçe okunmasında dahli vardır.

      Aslında 1931 de Meclise giren Menderes'in 1945'ya kadar CHP'nin hiçbir icraatine itirazı yoktur. Ne zaman ki 1945 de yasalaşan "Toprak Reformu" gündeme gelmiş Menderes'ten de itiraz sesleri yükselmeye başlamıştır. Başta da söyledik ya Toprak Ağasıydı diye. Dini inancının bir gereği olan ezanın Türkçe okunmasına itiraz etmeyen Menderes kendi topraklarından bir kısmının toprağı olmayan fakir fukaraya, köylüye dağıtılmasına itiraz etmiştir. Menderes için hangisinin daha öncelikli ya da önemli olduğunu takdirinize bırakıyoruz.

      Toprak reformu yasasına itiraz Menderes ile CHP yönetiminin arasını açmış ve nihayetinde CHP'den ihraç edilen Menderes ve arkadaşları Demokrat Parti'yi  kurmuşlardır.

      DP iktidarı sırasında halkın duygularını okşamak adına popülist politikalara yönelinmiş ve bu dönemde kendisinin de içinde bulunduğu CHP'nin yaptığı hatayı telafi ederek ezanın tekrar Arapça okunmasını sağlamıştır.

      Menderes Amerikancıdır. Natocudur. Natoya girmek adına Kore Savaşına 5090 kişilik bir askeri birlik gönderdi. Giden birlik 741 şehit verdi. Yaralananların sayısı da 2000 di. Türkiye'yi küçük Amerika yapacağım diyen , Amerikan Kapitalizmini ülkeye davet eden ve yerleştiren adamdı.

      Her mahallede milyoner olacak söylemiyle "yandaşa" ve yakınlarına devleti yağmalattıran kişiydi. Örtülü ödenekten sağa sola servet dağıttı. İslami kesimde Üstad olarak tabir edilen Necip Fazıl 158.500 TL para almıştı dergi çıkarmak için Menderes ve DP iktidarından. Bu tespit edilebilen tutardı. Tespit edilemeyen ya da dolaylı yollardan ödenenler ne kadardı Allah bilir. 158.500,00 TL yi bugünün şartlarında düşünmeyin 1951 yılında 50.000,00 TL almış Necip Fazıl. O tarihte 50 Bin TL ile 10 kilo külçe altın alınıyordu. Necip Fazıl'ın doğrudan aldığı ve tespit edilebilen paraların bugünkü karşılığı yaklaşık 5,8 Milyon TLdir.

       İktidardan para aldığı günlerde Üstad bir kumarhane baskınında kumar oynarken yakalanıyordu. Herneyse konumuz Necip Fazıl değil.

       Demokrat değildi Menderes. Kendi Partisine "Vatan Cephesi" diyerek toplumu ikiye bölmüştü. Seçimde istediği oyu alamadığı Kırşehir'i ilçe yapmış ve ilçesi Nevşehir'i de il yaparak Kırşehir'i Neşehir'e bağlamıştı. Yine CHP'nin Malatya'da seçimleri kazanması üzerine Malatya'yı cezalandırmak adına ikiye bölmüş ve Adıyaman'ı ayırarak il yapmıştı.

      Basına ve muhaliflere yönelik baskılar, bu amaçla kurulan tahkikat komisyonları ve daha birçok şey düşünüldüğünde kimse Menderes ve DP iktidarının Demokrat olduğunu söyleyemez.

      Sözleşmeler çok daha önce imzalanmış olsa da Marshall yardımını Türkiye'ye sokan adamdır. Amerika'dan  aldığı borçları Amerikan mallarının ithalinde kullanmış ve suni bir refah yaratmıştı. Bu suni refah 1957'lere kadar sürdü. Sonrası tamamen dışa bağımlı ve ithalata mahkum bir ekonomi. Ama para bitmişti. Amerika'da eskisi gibi para vermiyordu. Para bulmak için gezelemeye ve Rusya'ya yanaşmaya çabaladı ama istediği sonucu elde edemedi. Neticede 27 Mayıs ihtilali ile iktidardan uzaklaştırıldı.

      Menderes zaafları olan bir kişi idi. Yaptığı herşey bir yana başkasının karısına yürüyecek, makamını ve devlet gücünü kullanarak kocasını evden uzaklaştırıp kadının koynuna girecek kadar da ahlaksızdı.

      Tüm bu anlattıklarımız 27 Mayıs'ı ve Yassıada yargılamaları esnasında ona yapılan insanlık dışı ve gayrihukuki davranışları mazur göstermez.

      ...

      Bir ara AKP iktidarı  ve Tayyip Erdoğan'ın uygulamaları ile siyasi/ekonomik/dini/milli duruşunu yazıyorum sandım. Yazıdan Sabetaist bağlantıyı ve 27 Mayıs'ı çıkardığımızda AKP/DP ve Menderes/RTE uygulama ve davranışlarının genel hatları ne kadar da birbirine benziyor...         

     

6 Şubat 2018 Salı

AFRİN 2


Afrin'de operasyon devam ediyor. Son birkaç gündür şehit haberleri gelmeye başladı. Mehmetler birbir toprağa düşüyor. Türk Ordusu Afrinde yıpranıyor. Operasyon yavaş ilerliyor ancak gerilla taktiklerine başvuran bir düşman karşısında hızlı hareket kayıp riskini artırmakla eşanlamlı...

Ortadoğunun en büyük siyasi hastalığı "hamaset". Maalesef bizim siyasetçilerimiz de bu hastalığa müptela. Hamaset konusunda kimse Hükümetin eline su dökemez. Bir taraftan operasyon devam ederken diğer yandan "Hükümeti eleştirmek vatanhainliği ile eş tutuluyor." Hükümet ve tabanı bir yandan basın ve sosyalmedya üzerinden -hangi konuda eleştiri yapıldığının önemi yok- eleştiri yapanları suçlayarak sustururken diğer taraftan hükümet ve Cumhurbaşkanı son hızla önüne geleni suçlayıp muhalefete çakıyor.. Enson CHP lideri Kemal Kılıçtaroğlu'na hitaben "PYD/YPG bir terör örğütü müdür? Yiğitsen cevap ver" şeklindeki Recep Tayyip ERDOĞAN ünlemesine şahit olduk.

Öncelikle belirteliyiz ki yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre Afrin'deki operasyonu destekliyorum diyenlerin oranı %85 . Bir önceki yazımızda beyan ettiğimiz üzere HDP ve AKP/CHP içindeki gruplar hariç herkes operasyonu desteklemektedir şeklindeki düşüncelerimizi destekleyen bir sonuç.

Durum bu vaziyette olmasına rağmen R.T.Erdoğan ısrarla konuşmaya ve sağı solu suçlamaya devam ediyor. Kemal KILIÇTAROĞLU operasyonun başında "Ordumuzun Yanındayız" demek suretiyle bu cevabı vermişti zaten. Buna rağmen ERDOĞAN içsiyasette prim yapmak, bonus toplamak arzusuyla olsa gerek çatmaya devam ediyor.Havuz medyasının köşe yazarları hep birlikte CHP'yi eleştiriyor. Sanırsınız Türk Ordusu CHP ile savaşıyor.

Oysa

Cumhurbaşkanı, Anamuhalefet Partisi Liderine "PYD/YPG terör örgütü mü? diye sorarken kendisi başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nun oluşturduğu Terör Örgütleri Listesinde PYD/YPG'nin adı yeralmıyor. Başında bulunduğu Bakanlar Kurulu henüz PYD/YPG terör örgütü diyememiş.

...

Gerek Cumhurbaşkanı gerekse Hükümet Kanadı Afrin'den sonra Mümbiç'e de gireceğiz, hatta Fırat'ın Doğusuna da geçeceğiz diyor. Bunu söyleyen, ABD'ye kafa tutan insanlar kendi ülkelerinde yeralan 22 ABD üssünden bir tanesine bugüne kadar dokunamamış. Bir tanesini kapattıramamış insanlar. Başta Afrin olmak üzere PKK denetimindeki kantonlara(!) , bu üsler ve Türk havasahası kullanılırak, 5 Bin tır silah ve cephane yardımı yapılırken ses etmemiş, görmemiş/görememiş/görmemek için başını çevirmiş insanlar. Ayn-el Arap'ta bu PYD/YPG'lileri alınlarından öpmüş insanlar.

Sahi Ayn-el Arap'a geçirilen silahlardan bugün memetçiğimize ateş eden silah var mı acaba? Varsa bunun vebali kimde?

Daha birkaç ay önce Suriye politikasında hata yaptıklarını söyleyip  bu politikların mimarı başbakan ve AKP Genel Başkanı "serok Ahmed" lakaplı Ahmet DAVUTOĞLU'nu vatanhaini ilan eden AKP tabanı ve yöneticileri şimdi kendilerinin dışında herkesi suçluyor. Düne kadar Suriye Politikasından dolayı vatanhaini ilan ettikleri Ahmet Davutoğlu'nun R.T. ERDOĞAN ile geçtiğimiz günlerde yanyana oturup fotoğraf çekinmesinden sonra ne söyleyeceklerini bilemeyen ve Ahmet Davutoğlu'na ve uyguladığı politikaya tek laf edemez hale gelen, eleştiremeyen insanlar.

Bir taraftan Suriye'ye 2016 yılında 2,7 milyon ton çimento satarken (2017 nin ilk çeyreği de 404 bin ton) diğer taraftan Afrin'de karşılaştığı PYD/YPG tahkimatları ve betonarme yapıları görünce bu kadar çimentoyu nereden buldular diye soran insanlar... 

Kusura bakmasınlar ama ikiyüzlülükte AKP ile (Fetö hariç) kimse yarışamaz...

Bundan sonra ne olacaktır?

Müneccim değiliz ancak elimizdeki sınırlı veri ve bilgilerle geleceğe dönük bir okuma yaparak öngörülerimizi ve olabilecekleri yazalım.

Afrin'i ordumuzun yıpranma pahasına PYD/YPG'den temizliyeceğiz. PYD/YPG'lilerin bir kısmı Mümbiç ve Fırat'ın Doğusuna geçecek. Bir kısmı halkın arasına katılarak uykuya yatacak. Biz temizliği bitirince Rusya ve Esad rejimi İdlib'i sıkıştırarak Afrin ve Türkiye'ye doğru yeni bir göç dalgası oluşturacak. Bu göç dalgası sonucu gelen kişilerle Afrin ve Hatay'ın etnik yapısı değişecek. Bu yeni gelenlerle gerek Afrin'de gerekse Hatay'da Türk Devleti kontrolü büyük oranda kaybedecek. Bugün Pakistan'ın Kuzey ve Güney Veziristan Bölgeleri ve Swat Vadisinde yaşanan bir durumla karşı karşıya kalmamız muhtemel. Devletimizin kontrolü kaybettiği andan itibaren Polis ve Askerden ziyade vatandaşa karşı şiddet eylemleri ve saldırılar başlayacak. Girit'in nasıl kaybedildiğini bilenler ne demek istediğimizi anlayacaklardır. Bu plan daha önce Girit ve Balkanlarda komitacılar vasıtasıyla denendi ve sonuç alındı. Bu saldırılar bölgedeki Türkiye'ye bağlı vatandaşların Türkiye'ye göçüne sebep olacak ve etnik olarak seyreltme yapılarak Kürdistan'ın Akdenize çıkış kapısı hazırlanacak...

Türkiye bir savaş veya içsavaş gibi çok kötü bir senaryo ile gerek Afrin ve Hatay gerekse Mümbiç ve Kuzey Irak Bölgesine müdahale edemeyecek bir sürece sokulacak. Bu aşamadan sonra bir Kürdistan -ki muhtemelen IKDP önderliğinde kurulan bir Kürdistan- ile karşı karşıya kalacağız. Bu Kürdistan'ın sınırları İran sınırından Akdeniz'e kadar uzanır mı derseniz cevabımız muhtemelen olacaktır.

Tüm bu hengame bittiğinde Toprak ve Nüfus olarak şimdikinde daha küçük bir Türkiye ve yeni bir Kürt Devleti ile yüzleşmiş olacağız. BOP'un kuzey ayağı bu şekilde tamamlanmış olacak... 
...
Ortadoğuda oyun kurucu olduğunu iddia edenler keşke başkasının oyununa figüran olmak yerine 2011  den önce kendi devletleri adına oyun kurup Afrin'e, Mümbiç'e , Şengal'e gözyummasalardı.
 

13 Eylül 2017 Çarşamba

İlişkiler Ağı




Almanya’nın başkenti Berlin’de 14-17 Eylül 2017 tarihleri arasında sözde Ermeni Soykırımı(!) konusunda bir çalıştay yapılacak.  Organizasyonda 4 kuruluşun ismi geçiyor. Bu kuruluşlardan biri de Sabancı Üniversitesi. Çalıştaya sadece 1915 de yaşanan “Tehcir Olayını” soykırım olarak nitelendiren kişiler davet edilmiş.  Bu olayları soykırım olarak nitelendirmeyen kişilerin katılma başvuruları da kabul edilmemiş. Yani önyargılı ve tek taraflı bir çalıştay.

Çalıştay haberleri üzerine sosyal medyada tartışmalar başladı. Bu tartışmalardan birinde Sabancı Üniversitesinin organizasyonunda yeralmasından dolayı “Bizim Millete Sabancılar yerli, Koçlar yabancı gelir. Hep Kandırıldık” şeklinde bir görüş de beyan edildi. Sabancıların Kayseri-Adana menşeili daha doğrusu taşra kökenli olması, Sakıp Sabancı’nın konuşurken taşra üslubunu kullanması, Koçların büyükşehirli olmaları, halkla çok içiçe bulunmamaları herkeste üç aşağı beş yukarı aynı kanaatin oluşmasını sağlamıştı.

Oysa aralarında çok fark yok. Her iki ailede “yerli” ama “milli” değil.

Bu tartışmalara şahit olduğumuz andan itibaren hafızamızı yoklayarak bazı bilgilerimizi gözden geçirdik ve bazı bilgilere de ulaşmak için küçük çapta bir araştırma yaptık. Eski bilgilerimizi ve edindiğimiz yeni bilgilerle birlikte ortaya çıkan ilişkiler ağını kısaca burada paylaşıyoruz.

Bildiğimiz üzere Sabancı Üniversitesi Sabancı ailesinin kurduğu ve yönetiminde etkili olduğu bir vakıf üniversitesi. Bu üniversitenin Mütevelli heyetinde Sabancı ailesinden olup CFR Uluslararası danışmanlar kurulu üyesi ve Chatham House Mütevelli Heyeti üyesi  Suzan Sabancı DİNÇER yeralıyor. CFR , onursal başkanlığını geçtiğimiz günlerde vefat eden D. Rockefeller’in (“D. Rockefeller öldü Akp’nin başısağolsun” başlıklı yazımızda daha geniş bilgi bulabilirsiniz) yaptığı dünyaya yönveren enönemli masonik örgüt. Hatta masonik örgütlerin çatı örgütü. BOP projesinin ardındaki ana güç.

Chatham House ise CFR’nin kızkardeşi olarak nitelendiriliyor. Diğer ismi İngiliz Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü. S. Sabancı Dinçer bu örgütün mütevelli heyeti üyesi. Bu örgütün mütevelli heyetindeki tek Türk(!) S. Sabancı Dinçer değil tabii ki. Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Y. Koç da Chatham House Mütevelli heyeti üyesi.

Konumuz Sabancı Üniversitesi olduğu için Koçlara takılmadan devam ediyoruz.

Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi Ayşe KADIOĞLU üniversitenin rektörü de. Ayşe Hanım Hrant Dink Vakfı yönetim kurulu üyesi aynı zamanda.

Mütevelli Heyetinde İ. Jan Nahum ve Sinan TARA da var. İ. Jan Nahum isminden de anlaşılacağı üzere Musevi bir vatandaşımız. Koç Holding menşeili. Sinan TARA ise Enka Holdingin patronu Şarık TARA’nın oğlu. İddialar doğru ise Sabetaist bir kökenden geliyor.

Sabancı Üniversitesinin Uluslararası Danışma Kurulu üyeleri arasında İMF’den transfer eski bakan ve bir dönem CHP milletvekili de olan Sabetaistlerin Kapancı kolundan Kemal DERVİŞ var.

Yine geçtiğimiz günlerde Isparta’da Cumhurbaşkanı ERDOĞAN tarafından hizmete açılan Coca-Cola tesislerinde (ama İslamcılar kola tesisi değil meyvesuyu tesisi olduğunda ısrarlı. Biri Sayın Bakan Fatma Betül Sayan KAYA’ya “Capy meyvesuyunun” bir “The Coca-Cola Company ürünü” olduğunu anlatsın) Erdoğan’la birlikte kurdeleyi kesen Sabetaist kökenden geldiği ifade edilen Muhtar KENT ve Dünyadaki tüm karanlık işlerden sorumlu 5 önemli aileden biri olan RHODES'lerden William R. Rhodes de danışma kurulu üyesi.  

Coca-Cola tesisleri açılırken çekilen fotoğraflarda hepimizin yakından tanıdığı bir isim daha vardı. Bedirhanlardan Kürt Sabetaist Hasan Cüneyd ZAPSU.

Hasan Cüneyd ZAPSU , AKP kurucusu ve eski MKYK üyelerinden. Eşi Beyza ZAPSU Küçük Çamlıca Subaşı camiinde kadın-erkek karışık namaz kılma ve cemaate “Cuma Namazı” kıldırmaya kalkması ile bir dönem gündeme gelmişti.  C. ZAPSU aynı zamanda Soros’un finanse ettiği TESEV vakfının Mütevelli Heyeti eski üyesi. Şimdilerde ise Soros’un isteğiyle TESEV’den ayrılanların kurduğu PODEM’im mütevelli heyetinde.

PODEM’in arkasında kimler var. H. Dink Vakfıyla ortak projeler üreten, Kürt Konferansları düzenleyen Alman Berghof Vakfı var. Hollanda Kraliyeti var. Hani şu Bakan Fatma Betül Sayan KAYA üzerinden diplomatik kriz yaşadığımız Hollanda. Yine Hrant DİNK Vakfı ile projeler üreten Amerikalı Chrest Vakfı var. Norveç Büyükelçiliği,  Avrupa Komisyonu da diğer destekçiler. Üretilen tüm ortak projeler etnik tabanlı olup Kürt ve Ermeniler üzerine. Ve asıl bomba T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı. Başbakanlığımızda Podem destekçileri arasında. Ve Podem'in Kürt ve Ermeniler üzerine ürettiği projelerin destekçisi.

16 Nisan öncesi Hollanda İle diplomatik kriz yaşarken PODEM’de Hollanda Kraliyeti ile T.C. Başbakanlığı birlikte projeler üretiyordu. Aynı günlerde Dışişleri Bakanı M. ÇAVUŞOĞLU Hollandalı mevkidaşına “sen neyin lalesisin” diye sorarken AKPli belediyelerimiz 16,7 Milyon Dolarlık başta  Lale olmak üzere çiçek ithal ediyordu Hollanda’dan. Bu durumda biz neyin lalesi oluyoruz dersiniz?

Herneyse deyip geçiyoruz bir kez daha.

Tesev ve Podem deyince tek isim akla gelir. Nafiz Can PAKER.

N. Can PAKER herkesin tanıdığı bir isim. Tesev Ve Podem’in kurucularından. 16 Nisan’da yapılan Anayasa Değişikliği referandumunda paketi hazırlayanların içinde bulunacak kadar ERDOĞAN’a yakın biri. AKP kurulduğu günden beri sürekli AKP’ye destek oldu.

N. Can PAKER’in birkaç özelliği daha var. Medyadaki iktidar destekçilerinden Mehmet BARLAS’ın kayınbiraderi. Pelikan yalısı sakinlerinden Cemil BARLAS’ın dayısı. Pelikan yalısı çetesini onun yönlendirdiği iddialar arasında. Bu iddialar doğru olmayabilir ancak enazından Cemil Barlas'ı yönlendirdiği biliniyor.

  Pelikan Yalısının finansörünün damad-ı şehriyari Berat ALBAYRAK olduğu daha önce medyaya düşmüştü. Hilal KAPLAN ve eşi Süheyl ÖĞÜT, Süheyl’in kardeşi ailemizin hukuk fakültesi mezunu (hukukçu yazmaya elim varmadı) ve öğretim üyesi Selman ÖĞÜT, Siyaset Bilimci olduğu iddiasındaki Ömer TURAN, medya tetikçileri Cemil BARLAS ve Cem KÜÇÜK… aynı ekibin üyeleri.

C. PAKER bir ara Sabetaistlerin Kapancı koluna ait Şişli Terakki Lisesi Vakfının da Mütevelli heyetinde yeralmıştı. Bu dönemde Sabetaist bir kökenden geldiğini açıklayan ve daha sonra Yahudiliğe dönüş yapan Yazar Ilgaz ZORLU ve Abdurrahman DİLİPAK ile vakıf davalık olmuş (Bkz. Şişli Terakki Yolsuzluğu Davaları) ve DİLİPAK’ın evinin icra yoluyla satılması gündeme gelmişti. Bugün Şişli Terakki Lisesi Mütevelli Heyetinde 2 PAKER var. Biri C. PAKER’in kuzeni ve kayınbiraderi Lütfü PAKER diğeri ise oğlu Kerim PAKER. Kerim PAKER Podem Mütevelli Heyeti üyesi olduğu gibi Bilgi Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi de aynı zamanda.

Can PAKER halen Sabancı Holding yönetim kurulu üyesi. PAKER bir dönem Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyeliği de yapmıştı.

Kafanız karıştı değil mi?

Karışmasın. Zincirin halkalarını takip ettiğinizde bir fasit bir daire çiziyorsunuz.

Sabancı Holding- Sabancı Üniversitesi – Ayşe Kadıoğlu – Hrant Dink Vakfı – (Berghof V.- Cherest V. – Hollanda Kraliyeti – Norveç Konsolosluğu – T.C. Başbakanlığı…) – Podem ( ve Tesev) – Hasan Cüneyd ZAPSU / N. Can PAKER – (1. bağlantı Soros – CFR/Chatham Enstitüsü – Suzan Sabancı DİNÇER) – Sabancı Holding.

Hasan Cüneyd ZAPSU üzerinden başka bir bağlantı (2. Bağlantı diyelim)  AKP ve RTE ye…

N. Can PAKER üzerinden (3. Bağlantı oluyor) – Cemil BARLAS - Pelikan Yalısı- Berat ALBAYRAK- RTE…

CFR / Chatham Enstitü üzerinden (4. Bağlantı) Abdullah GÜL- AKP

Yine CFR/ Chatham Enstitü üzerinden (5. Bağlantı) RTE

CFR / Chatham Enstitü üzerinden bir bağlantı ile (6. Oluyor) olayı bitirelim. CFR / Chatham Enstitü – Numan KURTULMUŞ – AKP- RTE

Bilgiler bunlar bu andan itibaren yorumlar size ait.

Yazının internette yüzlerce örneği olan "Sabetaist" konulu yazılardan birine dönüşmüş olduğunun farkındayız. Bu yazının geçmişte yazdığımız Sabetaist- Pakrudin mücadelesine ilişkin yazılarla çeliştiğini sanmayın. Sabetaistler 3 grup. Bu gruplardan Kapancılar AKP dolayısı ile Pakruduniler ile ilkgünden beri birlikte hareket ediyorlar.

Sabetaizm üzerine kitapları ve Doktara tezi bulunan Cengiz ŞİŞMAN son kitabında Jacop FRANK önderliğinde D. Avrupa'da gelişen Karakaşi Sabetaizmi (Frankistler) ele almaktadır. Belki birileri de çıkar birgün Sabetaist (Kapancı) Pakrudunileri inceleyip kitaplaştırır...