Cumhurbaşkanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhurbaşkanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2020 Çarşamba

Ayasofya Üzerinden Mağduriyet Kasmak

Ayasofya konusunda yine oyun oynanıyor.

            Erdoğan geçen yıl Ayasofya'yı gündeme getirenleri "önce yanındaki Sultanahmet Camii'ni doldurun dedi. "Ayasofya'nın açılmasını isteyen "namussuzlar" var" diyerek hepimizi namussuz da ilan etti.

            Geçtiğimiz haftadan beri Ayasofya'nın açılacağını ima eden açıklamalar yapıyor. En son Danıştay'ın kararını beklediklerini söyledi.

İyi Parti dün TBMM'ye "Ayasofya'nın ibadete açılması" için araştırma önergesi verdi. Önerge'ye AKP "ret" oyu verirken MHP ve HDP çekimser oy kullandı. İyi Parti'nin Ayasofya önergesi reddedildi. AKP nin ret oyu kadar "Hdp ile aynı doğrultuda oy kullanmayız" diyen MHP'nin çekimser oyu vererek HDP ile aynı doğrultuda oy kullanmasıydı ilginç olan.

            AKP ret oyu verme gerekçesi olarak "Danıştay Kararı"mı beklediklerini ve açılmış bir dava olduğunu ileri sürdü.

             

             Danıştay’daki bu dava neyin nesidir sorusu geldi haliyle akıllara.

 

AKP'nin sonucunu beklediği bu dava kendi açtığı bir dava değil. Yani 3.bir kişinin açmış olduğu davanın sonucunu bekliyor AKP yönetimi.

Davayı bugün 75 yaşında Bursalı emekli bir öğretmenin başkanlığını yaptığı Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği açmış. Dernek 2005 yılında Ayasofya'nın müzeye çevrilmesine ilişkin 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali için İdari Yargıya başvurmuş. İdare Mahkemesi görevsizlikle davayı Danıştay'a yollamış. Danıştay 10.Dairesi 2008 yılında yapılan işlemde iptali gerektirecek bir hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiş. Karar 2012 yılında Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulunca onanmış. Karar Düzeltme istemi de 2015 yılında reddedilmiş. Davacı bu karar üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmış. Anayasa Mahkemesi 2018 de bu başvuruyu reddetmiş ve hukuki süreç tamamlanmış.

Aynı dernek 2016 yılında Danıştay 10. Dairesine bir dava daha açmış. Bu kez hem Ayasofya'nın müzeye çevrilmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararının iptalini hem de Karardaki Atatürk'e ait imzanın sahte olup olmadığının araştırılmasını istemiş...

Dava bundan ibaret.

             Görünen o ki herşey Atatürk'ün Bakanlar Kurulu kararında bulunan imzasının "sahte" çıkmasına bağlı. Aksi takdirde Danıştay 10. Dairesi ve Dava Daireleri Genel Kurulunun görüş değiştirmesi için bir gerekçe görünmüyor.

Bu dava pek muhtemel reddedilecek.

...

Bu dönemde MHP ve Devlet Bahçeli'nin çıkışları da ilginç. Twitter hesabından "Ayasofya'dan çan sesi değil ezan sesi yükselecektir" şeklinde paylaşım yaptı. Oysa Ayasofya'dan 29 Mayıs 1453 ten bu güne çan sesi yükselmemişti. Yine 1991'de Ayasofya'nın içindeki Hünkar Kasrı bölümü ibadete açılmış ve o tarihten bugüne hem Ayasofya minarelerinden ezan sesi yükselmekte hem de vakit ve Cuma namazları kılınmakta. 

 ...

 Bu olayın bir boyutu. Diğer boyutu ise;

 Ayasofya 1934 te İdarenin (Bakanlar Kurulu) takdir yetkisinde olan bir tasarrufu ile müzeye dönüştürülmüştür. İdare her zaman takdir yetkisini kullanarak bu tasarrufundan dönebilir ya da farklı bir tasarrufta bulunabilir. Bunun için TBMM’de bir kanuni düzenleme yapılması ya da Cumhurbaşkanınca Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayınlanması ve “müze statüsünü iptal ettim cami olarak kullanılacak” demesi yeterlidir. Mevcut sistemde Cumhurbaşkanı bu problemi 10 dk da çözebilecek yetkiye sahiptir.

 ...

             AKP davanın reddedilmesini bekliyor hatta istiyor. Bir mağduriyet yaratılsın. Dava reddolacak ki Erdoğan "Danıştay'a, bilumum iç ve dıj güçlere rağmen" Ayasofya'yı açmış olsun.

...

Burada ilginç bir durum daha var. AKP Ayasofya'yı camiye çevirmeye çalıştığını iddia ederken iktidarda olduğu 18 yıl boyunca bir şey yapmamış. Yaptığı tek şey 2026 yılına kadar Ayasofya dahil 54 müze ve ören yerinin gişe işletmesini ihaleyle özel sektöre vermek. İhaleyi asıl sahipleri Yahudi kökenli olan İsviçre merkezli Sicpa isimli firmanın Türkiye ayağı olan Sicpa Turkey isimli firmaya vermiş. Sicpa Turkey'in başkanı ise bir dönem AKP MKYK üyeliği yapan Kürt Sabetaist Hasan Cüneyt Zapsu'nun asistanı ve AKP'nin milletvekili adayı olan Cavidan Gülşen Karanis Ekşioğlu. Bugün Ayasofya Cami olarak ibadete açılırsa bir de bu firmaya tazminat ödemek zorunda kalınacak. 

...

Elinde bu takdir yetkisi bulunan kişinin bu yetkiyi kullanmadan serdettiği her söz laf-ı güzaftır. Cumhurbaşkanınca 10 dk da çözülebilecek bir mevzu 1 aydır gündemi işgal etmektedir.

Durum mevcut haliyle bir PR çalışması ve seçim yatırımıdır...

 


8 Ocak 2019 Salı

Ziraat Bankası - Geçmiş Olsun Vatandaş...


Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklama ile Ziraat Bankasının futbol kulüplerinin tüm borçlarını 3.kişilere ödeyeceğini ve ödediği bu tutarları yapılandırarak 10 yıl içinde kulüplerden tahsil edeceğini açıkladı.

Olayın detayları izleyen günlerde yapılan açıklamalarla netleşmeye başladı. 14 banka ve finans kuruluşunun futbol kulüperinden alacağı var. Ülkede 127 profesyonel 350 Bölgesel Amatör Lig takımı var. Amatör takımlar bu sayının dışında. Süperligde yeralan 18 takımın banka ve finans kuruluşlarına borcu 14 Milyar TL. Diğer kulüplerin borcu bilinmiyor ama hepsi borç batağında.

            Ziraat Bankası kuruluş amacı çiftçiye destek olan bir banka ancak her ne hikmetse çiftçi dışında herkesi fonlamakta.

            Ziraat Bankası uluslararası bankalardan geçen yıl 1.44 Milyar $ sendikasyon kredisi kullanmıştı. Aynı günlerde Demirören Grubunun Doğuş grubuna ait TVleri ve gazeteleri alması için ballı kredi vermişti.
           
            Yine geçtiğimiz günlerde işsizlik fonundan 11 Milyar TL kanuna aykırı olmasına rağmen kamu bankalarına aktarılmıştı. Kamu bankaları arasında Ziraat Bankası da vardı. Yine bu dönemde çıkartılan bir KHK ile Ziraat Bankasının da aralarında bulunduğu kamu bankaları piyasa fiyatının çok altında yandaş müteahhitler için aylık %0.99 faiz ile konut kredisi vermeye başlamıştı.

            Şimdi de yıllık %8 faizle spor kulüplerine kredi veriliyor.

         Ziraat Bankası piyasadan bugün için yaklaşık %20 faiz ile mevduat topluyor. Topladığı bu mevduatı aylık %0,99 (yıllık %11,88 basit) üzerinden yandaş müteahhitleri kurtarmak için kullandırıyor.

Yetmiyor.

Spor kulüplerinin borçlarının yapılandırılması için yıllık %8 faiz ile spor kulüplerine kredi açıyor.

Sadece 18 Süperlig kulübünün bugün itibariyle borçları yaklaşık 14 Milyar TL. Alt liglerle birlikte bir o kadarda diğer kulüplerin borcu bulunsa eder size 28 milyar TL.

Bu hamleyle yapılan her işlemde yıllık %8,12 oranında müteahhitlerden ve yıllık %12 oranında da spor kulüplerinden "görev zararı" yazıyor.

Kime yazıyor?

Görev zararını kapatacak kişiye yani vergi mükellefine yani bize...
Formun Üstü

           Cumhurbaşkanı geçtiğimiz Pazar partisinin İzmir adaylarını tanıttığı toplantıda hazineden çiftçiye 2 milyar TL lik destek yapacaklarını açıkladı. "Tam 2 milyar TL" diye de üstüne basa basa vurguladı.

Vurguladığı rakam bugünkü kurla yaklaşık 370.4 milyon $. Bunu Türkiye'de Çiftçi Kayıt Sistemine kayıtlı 2 milyon 176 bin kişiye paylaştıracak.(ki eşit paylaştırıldığında çiftçi başına 919 TL düşmekte. Traktör deposu muhtelif olmakla birlikte 110 lt motorin alan depolar var. 110lt x 5.75 TL = 632,5 TL eder ki bu hesaba göre ancak 919 TL ile 1,59 depo doldurulabiliyor. Ne büyük destek…)

Yukarıda da belirttik. 18 kulübün toplam borcu 14 Milyar TL. Ali Koç'un 25.07.2018 tarihinde yaptığı açıklamadan öğrendiğimiz kadarıyla sadece Fenerbahçe'nin borcu 621 milyon €. Yani bugünkü parite ile 707.94 milyon $. Tüm çiftçiye dağıtılacak tutarın yaklaşık 2 katı. Galatasaray'ın borcu 31 Temmuz 2018 itibarıyla 1.408 milyar TL. Sizin anlayacağınız 260.6 milyon $. Yine Ağustos 2018 itibariyle Beşiktaş'ın borcu 1.846 milyar TL. Bugünkü kurla 341.9 milyon $. (Üçünün borç toplamı 1.31 milyar $. Ziraat Bankasının da içinde bulunduğu Türkiye varlık fonunun değeri 40 milyar $. Kıyaslayın.)

Türk futbol ekonomisi ithalata dayalı bir futbol ekonomisi. Dışarıdan sürekli futbolcu getirilirken tek tük futbolcu satılmaktadır. Giden futbolculardan da nadiren para kazanılmaktadır. Yani Türk futbol ekonomisi sürekli açık vermektedir. Son yapılandırma olayı ile kulüp harcamalarına sınırlandırma getirileceği bildiriliyor. Bir kulüp yıllık gelirinin enfazla 1,5 katı kadar harcama yapabilecek. Bu durumda yıllık geliri 20 milyon $ olan bir kulüp o yıl 30 Milyon $ harcama yapabilecek. Yani borçlanmaya devam edecek. Bu durumda kulüplerin birikim yapması, borç ödemesi pek mümkün görünmüyor.

Ayrıca

Geçmiş yıllarda pek çok kulübün vergi , sgk borçları silinmişti. 2014 de Galatasaray'ın 140 milyon TL , Beşiktaş'ın 130 milyon TL vergi/SGK borcu silinmişti. 2017 yılında Galatasaray (anapara+usulsüzlük cezası+faiz toplam) 304 milyon TLlik borcunu vergi barışından faydalanarak 19 milyon TL olarak ve taksitle ödemişti. Diğer kulüpler için de aynı durum geçerli ve hepsi vergi barışından faydalanmıştı.

Şöyle de bir istatistik var. Son Vergi/SGK Barışında ;

- Vergi barışından faydalanmak için başvuruda bulunan kişi sayısı 5.950.316
- İlk 2 taksit içinde yapılandırmayı ihlal eden kişi sayısı 2.459.214

Yani ilk iki taksit sonucunda vergi barışından faydalanıp borcunu ödeyeceğini beyan edenlerin yüzde 41.32’ü şartları ihlal ederek yapılandırma hükümlerinin dışına çıkmış ve borcunu ödememiştir.
Yapılandırılan toplam vergi borcu tutarı 70 milyar lira, tahsilat ise 13.3 milyar lira olarak gerçekleşmiş. Yani yapılandırılan tutarın ancak yüzde 19’u tahsil edilebilmiştir.

-SGK prim borcu nedeniyle başvuru yapan kişi sayısı 1.270.402
- İlk 2 taksit sonucu yapılandırmayı ihlal eden kişi sayısı  562.000 kişidir.
SGK prim yapılandırılması için başvuranların yüzde 44,23’ü şartları ihlal ederek yapılandırma kapsamı dışına çıkmış ve borcunu ödememiştir.

Sigorta prim borcu nedeniyle yapılandırılan tutar 43.4 milyar lira olup tahsilat 3.2 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Tahsilat oranı %7,3.
(Buradaki "kişi" gerçek ve tüzel kişileri kastedmektedir. Futbol kulüpleri de tüzel kişiliktir. Burada borçlarını yapılandıran fakat ödemeyip istatistiğe giren kulüp var mı acaba?)

2014 ve 2017 deki vergi ve SGK aflarından bir netice alınamamıştır. Örnekler ortadadır. Kulüplerde bu kafayla yönetim devam ettiği sürece bu kulüpler borçlanmaya ve her 3-4 yılda bir devletin kapısını çalmaya devam edecektir. Bu haliyle bu kulüpler için verilecek her kuruş "ölü yatırım"dır. Asla dönüşü olmayacaktır.

Tam kulüplerin finansmanına odaklanmışken Cumhurbaşkanı Erdoğan birkaç saat önce yaptığı bir açıklama ile Ziraat Bankası tarafından Kredi Kartı Mağdurlarının(!) borçlarının ödenerek yapılandırılacağını açıkladı.

Sadece Temmuz 2017 ile Temmuz 2018 arasındaki 1 yıllık dönemde tam 1 milyon kişi kredi kartı borcunu ödemediği için temerrüde düşmüş. Gerisini düşünün.

Şimdi bu 1 milyon kişinin gelirinde hiçbir değişiklik olmadan sadece borcu yapılandırılacak. Gıda ürünlerinde enflasyonun %40'larda gezdiği bir ortamda bu insanların maaşlarına yapılan %6- 10 ya da asgari ücrete yapılan %26 zammın hiçbir anlamı yok. Aç adam yine aç. Aldığı zam zaten enflasyona gitmiş durumda. Bu durumdaki bir vatandaş hem hayatını idame ettirecek hem de artırıp borç ödeyecek. Mümkün değil. Ziraat Bankası bu borcu tahsil edemez.

Futbol kulüplerinin borçları banka ve finans kuruluşlarına, kredi kartı mağdurlarının borcu bankalara. Kulüplerin (borçlarını öderlerse) ve kredi kartı borçlularının cebine birşey girmeyecek. Tüm para bankalara/finans kuruluşlarına gidecek.

Banka ve finans kuruluşları alacaklarını tahsil edecekler.

Mevcut haliyle tüm bu olaylar bize bir kaynak aktarımını işaret ediyor. Burada asıl kurtarılan ne kulüpler ne kredi kartı borçluları. Burada asıl kurtarılan %50 si yabancı sermayeye ait olan bankacılık sistemi. Mevcut ekonomik krizin finansal bir krize dönüşmesi engellenmeye çalışılıyor. Tabii tüm bu yük vatandaşın sırtına sarılarak.

        Bankalar; Hazine , Ziraat Bankası ve Vatandaşın batması pahasına kurtarılmaktadır. Hazine ve Ziraat Bankası vergilerle finanse edileceğinden gerçekte tek batan vatandaş olacaktır.

            Bu Millete kastınız ne arkadaş?

6 Şubat 2018 Salı

AFRİN 2


Afrin'de operasyon devam ediyor. Son birkaç gündür şehit haberleri gelmeye başladı. Mehmetler birbir toprağa düşüyor. Türk Ordusu Afrinde yıpranıyor. Operasyon yavaş ilerliyor ancak gerilla taktiklerine başvuran bir düşman karşısında hızlı hareket kayıp riskini artırmakla eşanlamlı...

Ortadoğunun en büyük siyasi hastalığı "hamaset". Maalesef bizim siyasetçilerimiz de bu hastalığa müptela. Hamaset konusunda kimse Hükümetin eline su dökemez. Bir taraftan operasyon devam ederken diğer yandan "Hükümeti eleştirmek vatanhainliği ile eş tutuluyor." Hükümet ve tabanı bir yandan basın ve sosyalmedya üzerinden -hangi konuda eleştiri yapıldığının önemi yok- eleştiri yapanları suçlayarak sustururken diğer taraftan hükümet ve Cumhurbaşkanı son hızla önüne geleni suçlayıp muhalefete çakıyor.. Enson CHP lideri Kemal Kılıçtaroğlu'na hitaben "PYD/YPG bir terör örğütü müdür? Yiğitsen cevap ver" şeklindeki Recep Tayyip ERDOĞAN ünlemesine şahit olduk.

Öncelikle belirteliyiz ki yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre Afrin'deki operasyonu destekliyorum diyenlerin oranı %85 . Bir önceki yazımızda beyan ettiğimiz üzere HDP ve AKP/CHP içindeki gruplar hariç herkes operasyonu desteklemektedir şeklindeki düşüncelerimizi destekleyen bir sonuç.

Durum bu vaziyette olmasına rağmen R.T.Erdoğan ısrarla konuşmaya ve sağı solu suçlamaya devam ediyor. Kemal KILIÇTAROĞLU operasyonun başında "Ordumuzun Yanındayız" demek suretiyle bu cevabı vermişti zaten. Buna rağmen ERDOĞAN içsiyasette prim yapmak, bonus toplamak arzusuyla olsa gerek çatmaya devam ediyor.Havuz medyasının köşe yazarları hep birlikte CHP'yi eleştiriyor. Sanırsınız Türk Ordusu CHP ile savaşıyor.

Oysa

Cumhurbaşkanı, Anamuhalefet Partisi Liderine "PYD/YPG terör örgütü mü? diye sorarken kendisi başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nun oluşturduğu Terör Örgütleri Listesinde PYD/YPG'nin adı yeralmıyor. Başında bulunduğu Bakanlar Kurulu henüz PYD/YPG terör örgütü diyememiş.

...

Gerek Cumhurbaşkanı gerekse Hükümet Kanadı Afrin'den sonra Mümbiç'e de gireceğiz, hatta Fırat'ın Doğusuna da geçeceğiz diyor. Bunu söyleyen, ABD'ye kafa tutan insanlar kendi ülkelerinde yeralan 22 ABD üssünden bir tanesine bugüne kadar dokunamamış. Bir tanesini kapattıramamış insanlar. Başta Afrin olmak üzere PKK denetimindeki kantonlara(!) , bu üsler ve Türk havasahası kullanılırak, 5 Bin tır silah ve cephane yardımı yapılırken ses etmemiş, görmemiş/görememiş/görmemek için başını çevirmiş insanlar. Ayn-el Arap'ta bu PYD/YPG'lileri alınlarından öpmüş insanlar.

Sahi Ayn-el Arap'a geçirilen silahlardan bugün memetçiğimize ateş eden silah var mı acaba? Varsa bunun vebali kimde?

Daha birkaç ay önce Suriye politikasında hata yaptıklarını söyleyip  bu politikların mimarı başbakan ve AKP Genel Başkanı "serok Ahmed" lakaplı Ahmet DAVUTOĞLU'nu vatanhaini ilan eden AKP tabanı ve yöneticileri şimdi kendilerinin dışında herkesi suçluyor. Düne kadar Suriye Politikasından dolayı vatanhaini ilan ettikleri Ahmet Davutoğlu'nun R.T. ERDOĞAN ile geçtiğimiz günlerde yanyana oturup fotoğraf çekinmesinden sonra ne söyleyeceklerini bilemeyen ve Ahmet Davutoğlu'na ve uyguladığı politikaya tek laf edemez hale gelen, eleştiremeyen insanlar.

Bir taraftan Suriye'ye 2016 yılında 2,7 milyon ton çimento satarken (2017 nin ilk çeyreği de 404 bin ton) diğer taraftan Afrin'de karşılaştığı PYD/YPG tahkimatları ve betonarme yapıları görünce bu kadar çimentoyu nereden buldular diye soran insanlar... 

Kusura bakmasınlar ama ikiyüzlülükte AKP ile (Fetö hariç) kimse yarışamaz...

Bundan sonra ne olacaktır?

Müneccim değiliz ancak elimizdeki sınırlı veri ve bilgilerle geleceğe dönük bir okuma yaparak öngörülerimizi ve olabilecekleri yazalım.

Afrin'i ordumuzun yıpranma pahasına PYD/YPG'den temizliyeceğiz. PYD/YPG'lilerin bir kısmı Mümbiç ve Fırat'ın Doğusuna geçecek. Bir kısmı halkın arasına katılarak uykuya yatacak. Biz temizliği bitirince Rusya ve Esad rejimi İdlib'i sıkıştırarak Afrin ve Türkiye'ye doğru yeni bir göç dalgası oluşturacak. Bu göç dalgası sonucu gelen kişilerle Afrin ve Hatay'ın etnik yapısı değişecek. Bu yeni gelenlerle gerek Afrin'de gerekse Hatay'da Türk Devleti kontrolü büyük oranda kaybedecek. Bugün Pakistan'ın Kuzey ve Güney Veziristan Bölgeleri ve Swat Vadisinde yaşanan bir durumla karşı karşıya kalmamız muhtemel. Devletimizin kontrolü kaybettiği andan itibaren Polis ve Askerden ziyade vatandaşa karşı şiddet eylemleri ve saldırılar başlayacak. Girit'in nasıl kaybedildiğini bilenler ne demek istediğimizi anlayacaklardır. Bu plan daha önce Girit ve Balkanlarda komitacılar vasıtasıyla denendi ve sonuç alındı. Bu saldırılar bölgedeki Türkiye'ye bağlı vatandaşların Türkiye'ye göçüne sebep olacak ve etnik olarak seyreltme yapılarak Kürdistan'ın Akdenize çıkış kapısı hazırlanacak...

Türkiye bir savaş veya içsavaş gibi çok kötü bir senaryo ile gerek Afrin ve Hatay gerekse Mümbiç ve Kuzey Irak Bölgesine müdahale edemeyecek bir sürece sokulacak. Bu aşamadan sonra bir Kürdistan -ki muhtemelen IKDP önderliğinde kurulan bir Kürdistan- ile karşı karşıya kalacağız. Bu Kürdistan'ın sınırları İran sınırından Akdeniz'e kadar uzanır mı derseniz cevabımız muhtemelen olacaktır.

Tüm bu hengame bittiğinde Toprak ve Nüfus olarak şimdikinde daha küçük bir Türkiye ve yeni bir Kürt Devleti ile yüzleşmiş olacağız. BOP'un kuzey ayağı bu şekilde tamamlanmış olacak... 
...
Ortadoğuda oyun kurucu olduğunu iddia edenler keşke başkasının oyununa figüran olmak yerine 2011  den önce kendi devletleri adına oyun kurup Afrin'e, Mümbiç'e , Şengal'e gözyummasalardı.
 

5 Şubat 2018 Pazartesi

AFRİN 1

Türk Ordusu 10 gün kadar önce Suriye sınırımızdaki Afrin Bölgesine karşı bir operasyon başlattı. Amaç Afrin'i denetiminde tutan PKK/YPG/PYD/SDF/SDG adına herne derseniz deyin bizim kısaca PKK/YPG dediğimiz terör örgütünün denetimini kırmak ve bölgeyi kurtarmak.

Burada hemen SDF/SDG'nin 14 Mart 2015 tarihinde Çözüm Süreci kapsamında İmralı'da gerçekleşen görüşmeler esnasında Kamu Güvenliği Müsteşarı/Mit Temsilcisinin huzurunda bizzat Abdullah ÖCALAN'ın emri ile kurulduğunu ifade edelim

Herşeyden önce bugün Afrin'e operasyon yapmak zorunda kalışımızın 1.sebebi 2010 dan bugüne kadar AKP Hükümetlerinin izlediği politikalardır. Kimse ABD'yi, Rusya'yı, İran'ı suçlamaya kalkmasın. Önce oturup Ülkece(!)  yaptığımız kendi hatalarımıza bakalım.

ABD, Rusya, İran mı?

Onlar sadece kendileri açısından olayı süzüp kendi menfaatlerinin gereğini yaptılar, yapıyorlar, yapacaklar. Onları suçlamak birşeyi değiştirmeyeceği gibi bize bir şey de kazandırmayacak.

Afrin operasyonuna karşı HDP (CHP ve AKP içindeki etnik olarak Kürt kökenli bir grup ile ideolojik olarak Marksist olan bir damar) hariç tüm siyasi yapılar operasyona destek verdiklerini açıklamış durumda. Yani yukarıda belirttiğimiz HDP ve CHP/AKP içindeki gruplar hariç herkes Ordumuzun yanında.

Buna rağmen Afrin Operasyonu içsiyasete kurban edilmek üzere. Cumhurbaşkanının operasyonla ilgili söylemleri ve CHP'yi hedef alan konuşmaları maalesef içsiyasette Afrin Operasyonunun "meşruiyetini" sorgulama boyutuna taşıyor.

CHP Yönetimi kesin ve net bir dille Ordumuzun Yanındayız demiş olmasına, CHP Mersin Gençlik Kolları Eski Başkanı ve Mut İlçe Eski Yöneticisi olan Ali GÜMÜŞ'ün Burseya Dağındaki çatışmada dün şehit düşmesine rağmen Cumhurbaşkanının CHP-PKK ilişkisi kuran bir dille CHP'yi suçlayan açıklamaları gerçekten ilginç.

Bugün Operasyon yapılan Afrin'i elinde tutan PYD/YPG nin başındaki Salih Müslim 2 yıl önce Ankara'da resmi törenle karşılandı. Salih Müslim uluslararası arenada yıllardır Türk Diplomatik Pasaportu ile dolaşan bir kişi. Operasyonun yapıldığı bugünlerde araştırın Salih Müslim hala diplomatik Türk Pasaportunun sahibidir ve o pasaportla dolaşmaktadır. Bir taraftan terör örgütü olarak nitelendirip operasyon yaparken diğer taraftan yöneticisine diplomatik pasaport verip resmi törenle karşılamak bize has bir aculluk olsa gerek

...

Bizi paranoyak olmakla suçlayacaklar elbette bulunacak ama BOP süreci devam ediyor. Daha önce pek çok kez yazdık. Cumhurbaşkanı pek çok kez BOP Eşbaşkanı olduğunu gerek kameralar gerekse miting meydanlarında açıkça ilan etti. Sonra uzunca bir sessizlik dönemi. Sessizlik hala devam ediyor. Bir kısım AKP'li BOP sürecinin ölü doğduğunu, işleme konmadığını, R.Tayyip Erdoğan'ın eşbaşkanlıktan ayrıldığını ileri sürse de bizzat Cumhurbaşkanının ağzından böyle bir açıklama yok. Dahası yapılan işler, izlenen politikalar BOP sürecinin devam ettiğini gösteriyor.

Şu bir gerçek ki Suriye parçalandı. Kırılan vazo gibi artık bir araya gelmeyecektir. Suriye'nin kuzeydoğusunda fiilen bir Kürt Bölgesi oluşturuldu. Kamışlı ve Membiç hattı bugün PYD/YPG denetiminde.

Afrin operasyonu öncesi ABD , Rusya ve Suriye'ye operasyon hakkında ayrıntılı bilgi verildi ve olur alındı. Bakmayın meydanlarda ABD ve Rusya'ya rağmen operasyon yapılıyormuş imajı oluşturulmaya çalışılmasına. ABD , İngiltere başta olmak üzere tüm batı bloku operasyonun başlaması ile birlikte Afrin Operasyonunun haklılığı konusunda Türkiye'yi destekler açıklamalar yaptı.

ABD Kamışlı ve Membiç'e karşılık Afrin'deki PKK artıklarını gözden çıkardı. Rusya'da uzun vadede Suriye ile birlikte kendisinin temizlemek zorunda kalabileceği bir batıklığın Türkiye tarafından temizlenmesine mütebessim bir ifade ile gözyumuyor.

ABD Kamışlı ve çevresindeki yapıyı koruyarak ileride Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile birleştirmenin peşinde. Burada kendi tabirleri ile Orta-Güney ve Batı Kürdistanı birleştirerek bir Kürt Devleti kurulmasının hesabını yapıyor. Kurulacak böyle bir devlette 150-200 bin nüfuslu bir Kürt kitlesinin ve ufak bir arazi parçasının dışarda kalmasının şimdilik  bir ehemmiyeti yok.

Irak Bölgesel Kürt Yönetimi geçtiğimiz aylarda bir "bağımsızlık" referandumu yaptı ve "evet" kararını cebine koydu. Bu aşamadan sonra çevre ülkelerinden gelen tepkileri önleme ve bölgede yaşanacak çatışmalarda yıpranmaması için Barzani kenara çekilerek Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi uykuya yatırıldı. Yine PKK/YPG'nin anagövdesinin bulunduğu Membiç ve Fırat'ın doğusu ABD tarafından korumaya alındı. Bu arada sahada çarpışan PKK/YPG ile Daiş saldırmazlık anlaşması yaparak (geçtiğimiz günlerde Türkiye'de yakalanan Daiş'in Sağlık işlerinden sorumlu emiri sorgudaki ifadesinde tarafların 3 ay kadar önce görüşmeye başlayarak saldırmazlık anlaşması yaptığını beyan etti) her iki tarafında yıpranmasını engellediler.

Bölgede mücadeleden uzak durarak yıpranmayan bir güç daha var İSRAİL.

Türk Ordusu ise Afrin operasyonu ile yıpranıyor. Daha önce çözüm süreci sonunda Güneydoğu Anadolu'daki sokak çarpışmalarında Ülkenin en değerli birlikleri ciddi şekilde yıpranmıştı. Çatışmalara giren 16 ÖKK taburu ancak 11 tabur olarak çıkabilmişti. 5 ÖKK taburu kullanılamaz hale gelmişti. (Kullanılamaz hale gelmiş demekten kastettiğimiz askerimizin şehit olması demek değildir. Çoğu yaralanma gibi sebeplerle fiziksel açıdan ÖKK elemanı olma vasfının kaybetmiştir. Yakınında patlayan bir roketatar sebebiyle duyma kaybı yaşayan personel gibi)  Üzerine 15 Temmuz girişimi sonrası yaşanan ihraçlar ve Fırat Kalkanı Operasyonu ile bu yıpranma had safhaya ulaşmıştı. Türk Ordusunun muharip gücü bir hayli zayıfladı ve zayıflatılmaya devam ediyor.

...

Devam Edecek...

7 Temmuz 2017 Cuma

15 Temmuz : Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değildir...



      15 Temmuz Darbe(!) girişiminin üzerinden yaklaşık 1 yıl geçti. 15 Temmuz'un ne olup olmadığı hususunda hiçbir çalışma yok ama AKP'nin tüm topluma kendi görüşünü dikte etme gayreti var. Meclis bir komisyon kurup araştırmaya kalktı ama yapılan iş komisyon üyelerinin bile itirazına yol açtı. CHP'nin 15 Temmuz'un "ne olup olmadığının araştırılması" doğrultusundaki komisyon kurularak araştırma yapılmasına yönelik önergesi de AKP oylarıyla reddedildi.

      Önceki yazılarımızda da  ifade ettiğimiz üzere, CB ve AKP yöneticileri ne kadar  reddederse reddetsinler 15 Temmuzla ilgili "Kontrollü Darbe" söylemi ortaya çıkan veriler ışığında gerçeğe en yakın söylem olarak görünüyor.

      15 Temmuz gecesi sosyal medya hesaplarımızdan "ileri de yapılacak bir sivil darbeye askeri darbe görüntüsü altında sebep mi oluşturuluyor?" (saat 23.00 civarı) diye soran ve  "hem askeri hem de sivil darbeye karşı olduğumuzu" belirten 2 paylaşım yapmıştık. 16 Temmuz günü bir başka paylaşım da da "Ülke CHP'nin kontrollü gerilim stratejisinden AKP'nin kontrollü kaos stratejisine terfi etti. Allah milletimize zeval vermesin" şeklinde düşüncemizi ifade ederek "kontrollü kaos stratejisine" geçildiğini beyan etmiştik.

      Kaos devam ediyor.

      Dikkatli bakarsanız 1997 yılından itibaren ülkede yaşanan tüm olayların bir sıralama ile devam ettiğini , sürekli bir toplumsal gerilim süreci yaşandığını ve bu süreci bir kaos sürecinin takip ettiğini görürsünüz.

      28 Şubat süreci ile tohumlar atıldı. 28 Şubat sürecinden Fetönün güçlü çıktığı ölçüde güçlü çıkan bir başka grup vardı. İleri de AKP'yi oluşturacak troyka ve çevresi. Bu grup 1997 den 2001 e kadar olgunlaştırıldı. 

      2001 ekonomik krizi ile 2002 de AKP iktidara taşındı ve D. Baykal'ın marifetiyle RTE'nin siyasi yasağı kaldırılarak RTE Başbakan yapıldı. ("Yerli ve Milli" serisi  ve "Milli ve Yerliden Milliyetçiliğe"  serisi yazılarımızı okuduğunuzda AKP'nin nasıl iktidar olduğunu net olarak anlayacağınız gibi bu süreçleri doğru okuma konusunda da bilgi sahibi olacaksınız.)

     1997-2001 döneminde bitirilen ekonomi 2002-2010 yılları arasında dış destek ve büyük oranda borçla görece ayağa kaldırıldı. 2002 den itibaren 15 Temmuz'a kadar sürekli olarak bir siyasi gerilim süreci ve akabinde bu süreci takip eden bir kaos süreci ardışık olarak devam etti. Ergenekon , Balyoz, kumpas davaları, Danıştay Saldırısı, Yazıcıoğlu, H. Dink Suikastları, Kozmik odaya girilmesi, Akp-Fetö krizleri hepsi bu gerilim-kaos süreçlerinin örnekleridir. Yaşanan tüm hadiseler fail-i meçhule gönderildi. Failller yakalanmasına rağmen olaylar aydınlatılamadı. Kafalarda hep soru işaretleri kaldı.

      Tüm bu yaşanan gerilim - kaosların galibi daima AKP oldu. Her kaosta ülke ve millet zayıflarken AKP güçlendi.

      2001 de siyasal gerilim-ekonomik kaos ile başlayan süreç 15 Temmuz kaos sürecine kadar devam etti. 15 Temmuz kaosu devam ediyor. 2019 a kadar da devam edecek gibi görünüyor. 2019 dan itibarende bu kaos ortamı normal bir ortam haline gelerek devam edecek.

      Başkaları ne düşünüyor bilemiyoruz ama bugüne kadar takip edebildiğimiz olaylardan çıkardığımız sonuç, 1997 den bugüne kadar yaşanan her sosyal / ekonomik / toplumsal hadise BOP sürecine giden yolda bir kilometre taşı olduğudur.

      Her kilometrede toplumsal dirence sahip bir argüman/ değer/ grup kırılmıştır ve kırılmaktadır. Ekonomik kriz ve sonrasında hala devam eden borçlanma , ticaretin ve servetin eldeğiştirmesi, fetö marifetiyle bürokrasiye ve orduya yapılan operasyonlar, 2000 lerde bitme noktasına gelmiş olan PKK'nın yeniden ihya ve inşa edilerek Türkiye'nin güneyinde bir "Devlet" kurma noktasına getirilmesi, yanlış dış politikalarla Türkiye'nin gerçeklerden ve ortadoğu'dan kalben koparılması...

      Bu süreçte çok büyük bir hadise gözden kaçmış ve bu ülkede yaşayan herkesçe yanlış değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Bugünkü verilerle şöyle bir geriye dönüp bakıldığında değerlendirmede yapılan hatanın boyutu çok daha net olarak görülecektir.

      Malum yaklaşık 510 kmlik Suriye sınırında doğal sınır yok gibidir. Geçmişte bir sınır tesis etmek ve güvenliği sağlamak için sınır boyunca mayınlı araziler oluşturulmuştu. Ortada fol ve yumurta yok iken AKP'nin aklına birden bu arazilerin temizlenmesi ve mayından arındırılması geldi.

      Hepimiz temizlenecek bu arazinin İsrail'e verilmesi, tarım arazisi olarak tahsisi vs. konularla ilgilenirken asıl büyük tehlikeyi görmemişiz.

      BOP'un uygulamaya konulacağı 1999 da belli idi. Dahası AKP kurulurken BOP'u uygulayacağını taahhüt etmişti. BOP kapsamında Ortadoğu'da içlerinde Türkiye'nin de bulunduğu 22 ülkenin sınırlarının değişeceği biliniyordu.Dahası AKP bunu da kabul ve taahhüt etmişti. Bu ülkelerin sınırlarının değişmesi demek demografik yapısının da değişmesi demekti.

      Geçmiş tecrübeler Suriye'de yaşanacak bir karışıklıkta insanların kaçacağı/göçeceği ilk ülkenin, gerek geçmişten gelen bağlar gerekse batıya olan yakınlığı sebebiyle, Türkiye olduğunu gösteriyordu.   

      Önce Türkiye ile Suriye görece yakınlaştı sonra mayınlı arazilerin bir bölümü temizletildi ve 2011 de Suriye'nin parçalanması yönünde düğmeye basıldı. Haziran 2011 den itibarende Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler  bozuldu. Aynı tarihlerde de Suriye'den kaçan sığınmacılar Türkiye'ye girmeye başladı. Bugün  Suriyeli sığınmacı sayısı Tüik 2016 verilerine göre 3,5 milyon ama Servet AVCI'nın da köşesinde belirttiği gibi bu sayı İçişleri Bakanlığınca bile net olarak bilinmiyor.

      Dahası tam sayısı bilinmeyen bu insanlar kontrol altında tutulmadı. Bilinçli olarak Türkiye'nin her tarafına dağılmalarında izin verildi. Kaç tanesi ajan , kaç tanesi başka ülkeler hesabına çalışıyor, kaçı bulaşıcı hastalık taşıyor , kaçı sapık, kaçı hırsız, kaçı vasıflı, kaçı donanımlı... hiçbir bilgi yok.

      Türkiye nüfusunun yaklaşık %5 i kadar bir insan hiçbir çalışma yapılmadan ülkeye salındı. Çoğu dil bilmeyen, kültür farkı bulunan, aç, susuz, sömürülmeye ve her türlü kötü yola düşürülmeye müsait bu insanlar aramızda geziyor.

      Tabii ki gezerken de sıkıntılar başgösteriyor. Kavgalar, ölümler ,yaralamalar, tecavüzler... Suriyeli göçmenlerin karıştığı adli vakalar arttıkça toplumda tepkilerde artıyor.

      Suriyeli göçmenler için bugüne kadar harcanan paranın 36 Milyar ABD Doları olduğu basında yeralıyor. Bu rakam Devletin harcadığı para. Yardım kuruluşları ve gönüllü vatandaşların yaptığı harcalamalar ne kadar? Örtülü ödenekten yapılan harcama var mı? Kimse bilmiyor. Zaten kötü olan ekonomi iyice kötüleşmekte.

      Derdimiz Suriyeli sığınmacılar değil. Bu oyunun -tıpkı bizim vatandaşlarımız gibi- en masum oyuncuları onlar. Oyun kurucuların ve bu oyunun eşbaşkanlarının bu ülkeyi ekonomik ve demokrafik olarak kaosa sürüklemek için kullandıkları basit "silah"lar o masumlar.

      Suriye ile yakınlaşma , mayınlı arazilerin temizlenmesi , mültecilerin mülteci kampları yerine Anadolu'ya salınması... hepsi BOP için yapılan bilinçli hareketlerdi.

      Suriyeli mülteciler üzerinden uzun süre kaos devşirilmeye devam edilecek.

      Gözden kaçan diğer hadise ise bugün 1. yılı dolmak üzere olan 15 Temmuz hadisesi. Darbe girişimi bahane edilerek oluşturulan kaos ortamı artarak devam ediyor. Hükümet kaosu bitirmek yerine sürekli kaosu körüklüyor. Toplumu ayrıştırıyor. İspiyonculuğu, jurnali, çaşıtlığı körüklüyor. Adalet duygusunu öldürüyor. Bir taraftan at izi it izine karıştırıldı derken diğer yandan izlerin daha da karışmasına yol açaçak "komşunu ihbar et" çağrıları yapıyor.

      15 Temuz ile Siyaset, bürokrasi, devlet geleneği, Ordu, polis, Adalet sistemi, ekonomi, bu topraklardaki bin yıllık "birlikte yaşama kültürü", sivil toplum tarumar edildi, ediliyor. İktidarla aynı perde ve tondan çıkmayan her ses -gerçekten fetöcü olup olmadığına bakılmaksızın- "fetöcü" itham/iftirası ile kesildi/kesiliyor. Ülke/toplum yeniden dizayn ediliyor.

      15 Temmuz bahane edilerek Devletin, milletin, ülkenin, toplumun son direnç noktaları da kırıldı, kırılıyor. Türkiye bugün BOPçular için dikensiz gül bahçesi. Hukuken aşılamayacak duvarlar olağanüstü halle aşıldı, aşılıyor. Türkiye dünden çok daha güçsüz.

      15 Temmuz darbe girişimi bu anlamda BOP için atılmış son büyük adımdı. 
                         

      Fetö ile mücadeleyi birazda ironi ile (Ti Destanı) anlatmıştık. Yakalanan, tutuklanan, işinden olan siyasetçi ya da  üstdüzey fetöcü yok. İşadamı olan damatlarda birkaç gün içerisinde bırakılmıştı. Adil Öksüz'ün kaçmasına yardımcı olduğu iddia edilen müsteşar yardımcısı hala görevde...

      Bugün Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatının  (İnterpol) Fetö sebebiyle aranan 60 Bin kişinin verilerini sisteme giren Türkiye'yi veri tabanından çıkardığına dair bir haber ilişti gözümüze.İnterpol kovmuş Türkiye'yi. Demek ki 60 Bin Fetöcü yurtdışına çıkmış 15 Temmuz sürecinde.Bu kadar çok sayıda fetöcünün yurtdışına kaçmasına nasıl/niçin izin verildi? Yukarıda anlattıklarımızı gözönünde tutarak değerlendirin haberin ne demek istediğimizi anlayacaksınız.

       Başardılar

      Oyunu kuranlar başardı. Kurulan oyunu icra için yolan revan olanlar başardı.

      AKP ve Fetö birlikte başardı.

      Oyunun bitiminde sahneye elele çıkıp abilerini birlikte selamlayacak ve alkışı birlikte alacaklar.

                         

                    

                     


                     

3 Mart 2017 Cuma

15 TEMMUZ :YENİ BİR KABATAŞ MI?

Geçtiğimiz günlerde 15 Temmuz ''Kontrollü''(Bildiğimiz kadarıyla ilk Arslan Bulut tarafından kullanıldı) Darbe girişiminin Cumhurbaşkanı , Hükümet Yetkilileri ve AKP yönetimince darbe girişiminden önce bilindiği ve -muhtemelen ileride siyasette kullanılmak amacıyla- darbe girişiminin engellenmediği Erdoğan , Perinçek , H. Likoğlu , H. Fırat , Rus Hükümeti , İsrail Yetkililerinin açıklamaları ve basına yansıyan diğer bir kısım haberlerle ortaya çıktı

Aynı günlerde Adalet Bakanının , darbeyle/fetöyle alakası olmayan bazı kişilerin "İdari tasarrufla" ihraç edildikleri ve hükümetin "kendince" bürokrasi de temizlik yaptığı , itirafları geçtiğimiz günlerde basında yeraldı.

KHK'larla adaletsizlik yapılıyor , insanlar mağdur ediliyor , Hukuk çiğneniyor diye bağırdığımızda çok yakından tanıyanlar Fetönün tarafını tutmakla tanımayanlarsa "fetöcü" olmakla suçlamıştı bizleri. 

Bu ülkede adalet öldü dediğimizde müstehzi ifadelerle sırıtanlar işte adalet teşkilatınızın başı olan Adalet Bakanının açıklamaları ortada. İyi bakın ve teşkilatın başı buysa kıçı nasıldır tahayyül edin. Sonra da biz bu adamlara , bu uygulamalara , tüm bu adaletsizliğe fiilen , fikren destek olduk diye övünün...

...

Adalet Bakanının açıklamasını takip eden günlerde Rasim Ozan Kütahyalı isimli iktidar tetikçisinin köşe yazısı ile darbe girişimine katılanların çoğunun fetöcü olmadığı ama toplumdaki fetö tepkisinden yararlanabilmek amacıyla herkesi fetöcü ilan ederek falsifikasyon yaptıkları ve millete yalan söyledikleri ve Darbe= Fetö kurgusundan yararlanarak kendileri gibi düşünmeyen, inanmayan herkesi harcadıkları ortaya çıktı.

Yine darbeye katıldığı net olarak bilinmemesine rağmen bir kısmı ihraç edilen bir kısmı cezaevinde bulunan bazı generallerin de fetöcü olmadığı (ülkücü , kemalist vs...) Cem Küçük isimli iktidar borazanının geçtiğimiz günlerde Habertürktv deki açıklamaları ile anlaşıldı. (Bu iki tetikçi (N.Alçı'yı da ekleyebiliriz bunlara) ülkücü, kemalist vs. düşüncelere sahip kişileri de darbe ile ilişkilendirerek referandum öncesi ortada olan tarafsız oyları "evet" cephesine yönlendirmek için eşzamanlı olarak bu tür açıklamalarda bulundular. Ancak bunu yaparken kıçlarının açıkta kaldığını ve bir anlamda 15 Temmuz sonrası yaşanan hukuksuzlukların perde arkasını deşifre ettiklerini farkedemediler.) 

Buradan anlaşılıyor ki ;

Hükümet ileri de kendisine muhalefet edebilecek , "Tak diye emir verildiğinde Şak diye yapmayacak" , bu talebiniz kanuna aykırı , hukuken bu istediğiniz yapılamaz diyebilecek herkesi "15 Temmuz'u" kullanarak tasfiye etti. Devletten uzaklaştırdı. Devlet adeta AKP'nin "dikensiz gül bahçesi"ne çevrildi.
 
Ve yine anlaşılıyor ki ;

AKP, 15 Temmuz gecesi "düşürttüğü cenin" yerine  başka bir çocuk vermiş kollarımıza. 15 Temmuz'dan sonra "15 Temmuz'da darbe önlendi ama sanki darbe gerçekleşmiş gibi hukuksuzluk yapılıyor. Darbe hukuku uygulanmaya devam ediyor" derken haklıymışız.

Tüm bu hadiseler 15 Temmuz Gecesi Fatih'ten Üsküdar'a geçerken yolda öğrendiğimiz ve neyin ne olduğunu kavrayamadan bir taraftan yürüyüp bir taraftan yaptığımız paylaşımda (Başka bir sosyal paylaşım sitesindeki hesabımızdan 15 Temmuz 2016 günü akşam saat 23.12 de. ki internetteki yoğunluk sebebiyle paylaşım nete bir miktar gecikmiş olarak düştü.)
"İlerde yapılacak sivil darbe için sebep oluşturuluyor" şeklindeki tespitimizde ne kadar haklı olduğumuz ortaya koyuyor.

...

Sahi ;

15 Temmuz Gecesi içlerinde darbeci olduğu gerekçesiyle listeye dahil edilmeyen kişilerinde bulunduğu ve sayıları net olarak bilinmeyen ölen/öldürülen/fiziki ve manevi işkenceye tabi tutulan/tecavüze uğrayan (tecavüz iddiaları doğruysa) , gözaltına alınan, cezaevinde yatan , işinden atılan , ekmeğinden olan... bunca insanın uğradığı hukuksuzluğun , dökülen kanın sorumlusu kim?

Gelinen noktada görünen o ki yeni bir Kabataş Yalanı ile karşı karşı gibiyiz. Askeri darbe girişimi bahane edilerek "sivil bir darbeye" maruz bırakılmış görünüyoruz.

...

Bir hukuk devletinde tüm bu icraatleri yapan siyasetçinin o gün siyaset hayatı biter, iktidarı düşer , bırak tekrar iktidar olmayı bir tek oy alamazdı. Ama burası Türkiye. Burada siyasi "asabiyetçilik" herşeyin önündedir.

Hani şu İslam'ın "haram" kıldığı asabiyetçilik var ya işte o...
...

Tüm bunlar yaşanırken Muhalefet ne yapıyordu? Cevabının bulunması gereken asıl soru bu galiba...