darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2018 Perşembe

YAZICIOĞLU'nu Kim Öldürdü? 2



21 yıl önce 1997 de meşhur 28 Şubat kararları alınmış,ordu ve sivil bürokrasinin baskısıyla meşru Refah-Yol Hükümeti sürecin sonunda  istifa ettirilmişti.

28 Şubat kararları sonucu ilköğretimde 8 yıllık kesintisiz eğitime gecilmiş, bir kısım subay-astsubay irticacı oldukları gerekçesiyle ordudan atılmış, bir kısım memur kamu görevinden uzaklaştırılmış, üniversiteden atılanlar, cezaevine girenler olmuştur.

Bu süreçte darbeyi destekleyenlerin dışında akıllarda kalan 2 grup insan vardır.

28 Şubat Post-modern darbesine karşı dik duran , sesini yükselten, mücadele etmeye çalışan başını Muhsin YAZICIOĞLU, Meral AKŞENER ve Hasan CELAL GÜZEL'in çektiği bir grup ile Darbeye karşı sesini çıkartamayıp, sinen, korkan, baskı sonucu istifa eden Necmeddin ERBAKAN ve onun partisinde yeralan Recep Tayyip ERDOĞAN, Abdullah GÜL gibi isimlerden oluşan diğer grup...

...

28 Şubat gündeme gelince ister-istemez Muhsin YAZICIOĞLU'da gündeme geldi. Siyaseten nerede durursanız durun YAZICIOĞLU'nun 28 Şubat karşıtlığını ve sivil siyaset hassasiyetini inkar edemezsiniz. Yine siyaseten nerede durursanız durun Meral AKŞENER'in, Hasan Celal GÜZEL'in dik duruşlarını da inkar edemezsiniz. Bu anlamda bugün aktif olarak siyaset yapanlar (devleti yönetenler de dahil) içinde Meral AKŞENER darbeye karşı, 28 ŞUBAT'a karşı en sağlam mücadeleyi yapan kişidir. Bu anlamda pek çok erkekten daha erkek ve bir çok kişiden daha delikanlıdır.

...

28 ŞUBAT ile Rahmetli Muhsin YAZICIOĞLU yine gündeme geldi. Muhsin YAZICIOĞLU'nun gündeme gelmesi esrarı çözülemeyen "suikast" olayını da gündeme getirdi. En azından bizim için.

YAZICIOĞLU suikastının üzerinden yaklaşık 9 yıl geçti. Bu zaman zarfında suikastın çözümü doğrultusunda hiçbir ilerleme yok. Düşen helikopterden söktükleri parçalar için yargılanan bir kaç memura karşı açılan davadan başka dava, yargılanan bu kişilerden başka suçlanan kimse yok ortada.

Geçen zamanda -özellikle 15 Temmuz sonrası- AKP suikastı "Fetö"nün işlediğini ileri sürerek toptancı bir yaklaşımla olayı Fetöye yıkıp işin içinden sıyrılmayı denedi.  Daha önce yazdığımız "YAZICIOĞLU'nu Kim Öldürdü?" başlıklı yazımızda  AKP iddialarının ortadaki mevcut delillerle örtüşmediğini ayrıntılı olarak anlatmıştık.

15 Temmuz'un üzerinde yaklaşık 21 ay geçti. 15 Temmuz'u takip eden ilk 15 günden bugüne AKP iktidarının suikastla ilgili söylediği yeni bir söz yok. Ortaya konan yeni bir delil yok. Oysa bu süreçte Fetö yapılanması neredeyse tamamen çökertildi. Emniyette, istihbaratta, ordu içinde fetö ile bağlantısı olan pek çok kişi yakalandı, gözaltına alındı, tutuklandı. Yargılandı, ceza yedi. Aralarında İl Emniyet Müdürleri, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış bürokratlar var, yüzlerce general var. İçlerinde bu kişilerin de bulunduğu yüzlerce, binlerce kişi etkin pişmanlıktan yararlanıp fetönün çözülmesini sağlayan, sırlarını ifşa eden bilgiler verdi, açıklamalar yaptı ama YAZICIOĞLU suikastı ile ilgili ortaya çıkan yeni bir tek bilgi kırıntısı yok.

Herşeyi olduğu gibi YAZICIOĞLU suikastını da Fetöye yıkan AKP iktidarının böyle bir durumda fetö aleyhine elde edebileceği bir bilgiyi kullanmaması, kamuoyu ile paylaşmaması mükün mü?

Bir tek ihtimal dışında mümkün değil. O ihtimali yazının ilerleyen bölümlerinde dile getireceğiz.

Diğer taraftan yüzlerce binlerce kişinin öttüğü ve bilgi verdiği bir ortamda şayet suikasttı fetö işlemişse bu bilginin saklanması mümkün mü? 15 Temmuz sonrasında geçen 20 aylık bir dönemde 38 bin civarında tutuklunun bulunduğu ve bir o kadar kişinin de tutuklanıp başta etkin pişmanlıktan faydalanmak olmak üzere çeşitli sebeplerden salıverildiği bir süreçte bu denli önemli ve bilgiyi vereni kurtaracak bir bilgi saklanabilir mi?

Diğer taraftan baktığımızda da durum pek farklı görünmüyor. 17/25 Aralık sonrası Fetö AKP iktidarına saldırırken "turpun büyüğü heybede" gibi ifadeler kullandı. AKP iktidarının tüm hırsızlık ve yolsuzluklarını ifşa ederken asıl açıklanacak konunun arkada olduğunu ve bu konunun YAZICIOĞLU suikastı olduğunu ima etti. 17/25 Aralık'ın üzerinden yaklaşık 4,5 yıl geçti ve ortaya bu konu ile ilgili konan bir tek delil yok.

Her iki tarafta YAZICIOĞLU suikastından diğer tarafı sorumlu tutuyor ancak ne suikastı çözüyor ne de suikastın çözülmesine yardımcı olabilecek bir delil ortaya koyuyor. Koydukları deliller mantıkla ve olayın özüyle uyuşmuyor.

...

 1999 da AKP ve FETÖ bir araya gelip ABD-İsrail-İngiltere ile BOP projesinin hayata geçirilmesi hususunda anlaşırken ABD-İsrail-İngiltere'nin taahhütlerinden biri "alternatif muhalefetin opere edilmesi" idi. (Bu hususta Yerli Ve Milli isimli seri yazılara bakabilirsiniz) AKP'nin gerek iktidara gelmesinden önce gerekse iktidara gelmesinden sonra alternatif muhalefete operasyonlar yapıldı. AKP iktidarına alternatif olabilecek muhalefetin bir kısmı siyaset alanının dışına itildi. Bir kısmı satın alındı. Siyaset alanının dışına itilemeyen ve satın da alınamayan YAZICIOĞLU'da infaz edildi.

Daha önce de yazdık. YAZICIOĞLU BOP'a kurban verildi. Her iki yapı da BOP'un uygulayıcısıdır. Bu anlamda AKP ile Fetö arasında bir fark yoktur. Her iki tarafta suiakstın nasıl/kim tarafından işlendiğini gayet iyi bilmektedir ancak çözülmesi her iki tarafı da suçlu pozisyonuna sokacağından çözülmemesini tercih etmektedirler. Çünkü her iki yapınında bu işte parmağı ve sorumluluğu vardır.

Ortaya çıkacak yeni bilgiler bu sorumluluğun ifşası demektir. Suçun birlikte işlenme ihtimali yukarıda bahsettiğimiz tek ihtimaldir.

Bu sebeple AKP iktidarda kaldığı sürece YAZICIOĞLU suikastının aydınlatılması mümkün değildir...

3 Mart 2017 Cuma

15 TEMMUZ :YENİ BİR KABATAŞ MI?

Geçtiğimiz günlerde 15 Temmuz ''Kontrollü''(Bildiğimiz kadarıyla ilk Arslan Bulut tarafından kullanıldı) Darbe girişiminin Cumhurbaşkanı , Hükümet Yetkilileri ve AKP yönetimince darbe girişiminden önce bilindiği ve -muhtemelen ileride siyasette kullanılmak amacıyla- darbe girişiminin engellenmediği Erdoğan , Perinçek , H. Likoğlu , H. Fırat , Rus Hükümeti , İsrail Yetkililerinin açıklamaları ve basına yansıyan diğer bir kısım haberlerle ortaya çıktı

Aynı günlerde Adalet Bakanının , darbeyle/fetöyle alakası olmayan bazı kişilerin "İdari tasarrufla" ihraç edildikleri ve hükümetin "kendince" bürokrasi de temizlik yaptığı , itirafları geçtiğimiz günlerde basında yeraldı.

KHK'larla adaletsizlik yapılıyor , insanlar mağdur ediliyor , Hukuk çiğneniyor diye bağırdığımızda çok yakından tanıyanlar Fetönün tarafını tutmakla tanımayanlarsa "fetöcü" olmakla suçlamıştı bizleri. 

Bu ülkede adalet öldü dediğimizde müstehzi ifadelerle sırıtanlar işte adalet teşkilatınızın başı olan Adalet Bakanının açıklamaları ortada. İyi bakın ve teşkilatın başı buysa kıçı nasıldır tahayyül edin. Sonra da biz bu adamlara , bu uygulamalara , tüm bu adaletsizliğe fiilen , fikren destek olduk diye övünün...

...

Adalet Bakanının açıklamasını takip eden günlerde Rasim Ozan Kütahyalı isimli iktidar tetikçisinin köşe yazısı ile darbe girişimine katılanların çoğunun fetöcü olmadığı ama toplumdaki fetö tepkisinden yararlanabilmek amacıyla herkesi fetöcü ilan ederek falsifikasyon yaptıkları ve millete yalan söyledikleri ve Darbe= Fetö kurgusundan yararlanarak kendileri gibi düşünmeyen, inanmayan herkesi harcadıkları ortaya çıktı.

Yine darbeye katıldığı net olarak bilinmemesine rağmen bir kısmı ihraç edilen bir kısmı cezaevinde bulunan bazı generallerin de fetöcü olmadığı (ülkücü , kemalist vs...) Cem Küçük isimli iktidar borazanının geçtiğimiz günlerde Habertürktv deki açıklamaları ile anlaşıldı. (Bu iki tetikçi (N.Alçı'yı da ekleyebiliriz bunlara) ülkücü, kemalist vs. düşüncelere sahip kişileri de darbe ile ilişkilendirerek referandum öncesi ortada olan tarafsız oyları "evet" cephesine yönlendirmek için eşzamanlı olarak bu tür açıklamalarda bulundular. Ancak bunu yaparken kıçlarının açıkta kaldığını ve bir anlamda 15 Temmuz sonrası yaşanan hukuksuzlukların perde arkasını deşifre ettiklerini farkedemediler.) 

Buradan anlaşılıyor ki ;

Hükümet ileri de kendisine muhalefet edebilecek , "Tak diye emir verildiğinde Şak diye yapmayacak" , bu talebiniz kanuna aykırı , hukuken bu istediğiniz yapılamaz diyebilecek herkesi "15 Temmuz'u" kullanarak tasfiye etti. Devletten uzaklaştırdı. Devlet adeta AKP'nin "dikensiz gül bahçesi"ne çevrildi.
 
Ve yine anlaşılıyor ki ;

AKP, 15 Temmuz gecesi "düşürttüğü cenin" yerine  başka bir çocuk vermiş kollarımıza. 15 Temmuz'dan sonra "15 Temmuz'da darbe önlendi ama sanki darbe gerçekleşmiş gibi hukuksuzluk yapılıyor. Darbe hukuku uygulanmaya devam ediyor" derken haklıymışız.

Tüm bu hadiseler 15 Temmuz Gecesi Fatih'ten Üsküdar'a geçerken yolda öğrendiğimiz ve neyin ne olduğunu kavrayamadan bir taraftan yürüyüp bir taraftan yaptığımız paylaşımda (Başka bir sosyal paylaşım sitesindeki hesabımızdan 15 Temmuz 2016 günü akşam saat 23.12 de. ki internetteki yoğunluk sebebiyle paylaşım nete bir miktar gecikmiş olarak düştü.)
"İlerde yapılacak sivil darbe için sebep oluşturuluyor" şeklindeki tespitimizde ne kadar haklı olduğumuz ortaya koyuyor.

...

Sahi ;

15 Temmuz Gecesi içlerinde darbeci olduğu gerekçesiyle listeye dahil edilmeyen kişilerinde bulunduğu ve sayıları net olarak bilinmeyen ölen/öldürülen/fiziki ve manevi işkenceye tabi tutulan/tecavüze uğrayan (tecavüz iddiaları doğruysa) , gözaltına alınan, cezaevinde yatan , işinden atılan , ekmeğinden olan... bunca insanın uğradığı hukuksuzluğun , dökülen kanın sorumlusu kim?

Gelinen noktada görünen o ki yeni bir Kabataş Yalanı ile karşı karşı gibiyiz. Askeri darbe girişimi bahane edilerek "sivil bir darbeye" maruz bırakılmış görünüyoruz.

...

Bir hukuk devletinde tüm bu icraatleri yapan siyasetçinin o gün siyaset hayatı biter, iktidarı düşer , bırak tekrar iktidar olmayı bir tek oy alamazdı. Ama burası Türkiye. Burada siyasi "asabiyetçilik" herşeyin önündedir.

Hani şu İslam'ın "haram" kıldığı asabiyetçilik var ya işte o...
...

Tüm bunlar yaşanırken Muhalefet ne yapıyordu? Cevabının bulunması gereken asıl soru bu galiba...

5 Aralık 2016 Pazartesi

Ruritanya'nın 15 Temmuz'u



Geçtiğimiz günlerde evde kitapları karıştırırken bir kitap geçti elime. Ne zaman aldığımı hatırlamadığım gibi okuyup okumadığımı da hatırlayamadım.

Genelde kitapları okurken kalem kullanır, önemli gördüğüm yerlerin altını çizer, sayfa altlarına ve kenar boşluklarına notlar alır, işaretler bırakırım. Bu kitabın da önsözüne işaretler bırakmışım ama ondan sonrası yok. Bu yüzden okuyup okumadığımdan emin olamadım. Ama bir kitabı 2. kez okumaktan zarar gelmez hesabı başladım okumaya.

...

Kitap Ruritanya isimli bir Ortabatı ülkesinde yaşanan siyasi olayları anlatıyor.

Ruritanya mutlakiyet ile yönetilirken  yasak olan bir siyasi parti askeri ve sivil kanadının yardımıyla kralı meşruti yönetime geçmeye zorlar. Kral istemese de meşruti yönetimi kabul etmek zorunda kalıp meşrutiyeti ilan eder. Meşrutiyetin ilanından sonra ülke seçime gider ve bu parti mecliste çoğunluğu sağlar.
Çoğunluğu sağlayarak iktidara gelen bu parti partizanlıkla işi ehline vermek yerine kendi adamlarını bürokrasiye doldurmaya başlar. Bürokraside kendi adamlarına yeraçmak için bir kısım sivil - asker bürokrat ve memurları hukuka uygun olup olmadığına bakmaksızın kapının önüne koyar. Devlet gücünü kullanarak basına önce sansür uygular. Sansürle susturamadıklarını hukukla susturmayı dener. Hukukla da susturamadığını kendi tabanından topladığı silahşörlerle susturma yoluna gider. Yaptığı icraatlarla toplumsal yapıyı bozar. Büyük bir kitleyi ötekileştirir. Karşısında çok kalabalık bir magdurlar ve muhalifler sınıfı oluşturur.

Bu arada işler istediği gibi gitmez. Ekonomi tıkanma noktasına gelir, iç siyaset ve uluslararası ilişkiler çöker. Herşey ellerine yüzlerine bulaşmıştır. Mevcut iktidar kan kaybetmekte ve iktidardan düşmek üzeredir.

Bu esnada arkasında kimin olduğu tam da bilinmeyen ordu içerisinden bir grup hükümeti devirmek için harekete geçer. Hükümet merkezine ve meclise giderek el koymaya kalkar, meclis başkanının , başbakanın , savunma bakanının vs. değiştirilmesini ister. Meclise giderken de yolda karşılaştığı siyaseten kendisine karşı veya iktidar taraftarı olduğunu   düşündüğü bazı kişileri öldürür. Hükümeti devirmeye çalışan grubun tam sayısı bilinmez ama görgü şahitleri ordu içinden çok küçük bir grup olduğundan bahseder. Hatta araştırma yapanlar ihtilal yapmaya kalkan bu küçük grubun ortak bir amacı olmadığını bile söylerler.

Herneyse bu ihtilale katılanlarının bir kısmı bilmeden oradadır. Bir kısmı silah zoruyla olaya dahil edilir. Bir kısmı ise meraktan kalabalığın içerisine katılmıştır. Neticede büyük çoğunluğu akşam evine kışlasına geri döner. İhtilal kendi kendine sönmeye başlar.

Bu esnada hükümet görevine devam etmekte , meclis çalışmaktadır. Ancak iktidar partisi yöneticileri durumu lehe çevirmek için güçlü oldukları şehirlere çektikleri telgraflarla durumun çok kötü olduğunu , meşrutiyetin kaldırıldığını , Kral'ın tutuklandığını vs... bildirerek yardım isterler.

Bu çağrılar üzerine asker ve sivil gönüllülerden oluşan bir ordu hazırlanarak başkente gelinir. Çok küçük bir kaç grubun direnişi dışında direniş olmamasına rağmen kışlalar topa tutulur. Olaganüstü hal ilan edilir. Bütün dernekler , partiler basılır. İhtilale katıldığından şüphelenilen herkes sorgusuz sualsiz tutuklanır. Bazı kişilerin malvarlığına el konur. Tutuklanan kişilerin bir kısmı daha sokakta dövülmeye başlanır. Bir kısmı kurşunlanır. Kaç kişinin öldüğü , kaç kişinin kaybolduğu bugün bile bilinmez.

İktidar Partisi kendisi dışındaki herkesi ihtilalci ilan eder. Elindeki listelerde ismi olan herkesi derdest eder. İhtilalci ilan edilmekten ve hükümetin hışmından korkan diğer partiler meşrutiyetin yeniden kurulması ve yaraların sarılması için iktidar partisi ile "mutabakata varıp" birlikte açıklama yaparlar.

İhtilalin hangi saatte başladığı , hükümetin ve Genel Kurmayın hangi saatte öğrendiği , kimin haber verdiği vs. hususlar hep karanlık kalmıştır. Bununla birlikte bazı kişiler ihtilalin çok önceden bilindiğini iddia ederler. Gerçektende komşu ülkelerde yayın yapan gazetelerden birinde ihtilaleden 2 ay önce Ruritanya'nın başkentinde yakın zamanda bazı siyasi ve toplumsal olayların yaşanabileceğinin yazıldığı görülmüştür.

Olayın devamında ihtilalin arkasında Kralın bulunduğu iddiası ile Kral meclis tarafından azledilerek yerine yeni bir kral atanır. Önceki kralın "araştırın , soruşturun, komisyon kurun dahlim varsa cezalandırın" türü çağrıları bir anlam ifade etmez. Eski kral ailesi ile birlikte sürgüne yollanır.

Olaydan sonra ihtilalin sebepleri ve detaylarının aydınlatılması için bir komisyon kurulur. Ancak bu komisyon İktidar Partisinden kimseyi çağırıp dinlemez. İhtilal girşiminin olduğu dönemde görevli Genel Kurmay Başkanı ve ordu komutanlarını bile dinlemez.

Bu olaydan sonra tüm hürriyetler kısıtlanır ve iktidar partisi Ruritanya'da tek güç olur. Yeni Kral bile iktidar partisinin sözünden dışarı çıkamaz. Kral artık bir kukladır.

İş bilmez İktidar Partisi  bu olayı kullanarak sözde meşrutiyet adı altında monarşiye geri döner. Kral monarşisinden Parti monarşisine...

Gücüne güç katan iktidar partisi ilerleyen dönemde yaptığı hatalarla ekonomiyi çökertir. Toplumsal kutuplaşmayı artırır. Ve Ruritanya  bozulan uluslararası ilişkileri sebebiyle girmemesi gereken bir savaşın içinde bulur kendini. Nihayetinde savaş kaybedilir ve Ruritanya artık yoktur.

...

Kitapta burada kısaca bahsettiğimiz hadiseler(son paragrafta belirtilenler hariç) uzun uzun ve teferruatlı olarak anlatılıyor.

Buraya kadar okuduğunuz kısım sizde de 15 Temmuz çağrışımı yaptı değil mi? Ruritanya ismi altında aslında 15 Temmuz Türkiye'sini anlattığımızı düşündünüz.

Evet Ruritanya hayali bir ülke ama kitapta anlatılan 15 Temmuz Türkiye'si değil. Kitapta anlatılan 31 Mart Osmanlısı ve 31 Mart Vakasının iç yüzü.

Prof. Dr. Necmettin ALKAN 'ın Doçent iken 2011 de Timaş Yayınlarından çıkmış bir kitabı.

Kitabın ismi "Selanik İstanbul'a Karşı - 31 Mart Vakası ve 2.Abdulhamid'in Tahttan İndirilmesi"

...

100 yıl Önce Sabetaist Selanik İstanbul'a karşıydı. İhtilalimsi bir girişimle İstanbul'u yenip , sistemi değiştirerek iktidarı elegeçirmişti. Şimdi ise Pakraduni Siirt-Batman-Şırnak-Diyarbakır-Rize ve Darende-Kemaliye-Zara üçgeni Ankara görünümlü Selanik'e karşı...

Ve iş "krallık gücünün" değiştirilmesini hedefleyen son darbeye kaldı...

...

Kişiler ve gruplar değişse de olaylar değişmiyor. Tarih tekerrürden ibaretttir diyen boşa dememiş...

5 Ağustos 2016 Cuma

YAZICIOĞLU'nu KİM ÖLDÜRDÜ?

     15 Temmuz da ezberbozan bir darbe girişimi yaşandı. Ortalık toz duman. Toz duman kalkmadan sağlıklı bir yorum yapmak pek mümkün görünmüyor.

      Bununla birlikte siyaseten kendini güçlendiren AKP iktidarı olayı biraz da cadı avına çevirerek züccaciye dükkanına girmiş fil misali tüm bürokrasiyi hallaç pamuğu gibi atıyor. Sonuçları hep birlikte yaşayıp göreceğiz. Ama ne yalan söyleyelim millet için pozitif bir sonuç çıkmasından ümitvar değiliz.

      Bugün itibarı ile darbe girişimine kimin önderlik ettiği , ekibin kimlerden oluştuğu tam olarak bilinmiyor. Bununla birlikte girişimin 15.dakikasında Hükümet darbe girişiminin F. GÜLEN grubunun işi olduğunu ilan ediverdi. Basına yansıdığı kadarıyla görünen o ki F. Gülen cemaatinden bir kısım insanlar girişimin içinde aktif olarak var. Ancak darbe girişimi tamamen onların işi mi yoksa başka gruplarda var mı bu aşamada çözmek zor. Fakat AKP tabanı ve yetkilileri bu işi "Fetö"nün yaptığında ısrarlı ve diğer insanları da böyle söylemeleri ve inanmaları için zorluyor. Bu amaçla bir zamanlar İsviçre'nin çıkardığı  "1915 olaylarını Ermeni soykırımı olarak kabul etmek ve aksini söylemenin suç sayıldığı" kanun benzeri bir düzenlemede çıkardılar. Hatta ezberdışı darbe girişimini "darbe" olarak nitelemeyen ve sorgulayan bazı vatandaşları da darbeye destek olmaktan dolayı gözaltına aldırdılar.

        Hadisenin akabinde AKP yöneticileri herzaman yaptıkları şeyi yapıp sorumluluk almak , nerede hata yaptık deyip özeleştiri yapmak yerine doğrudan doğruya son 15 yılın bütün olumsuzluklarını ve sorumluluklarını  F. Gülen grubuna fatura ettiler. Darbe girişiminde silah da kullanıldığından son 2 senedir söylemelerine rağmen kendilerinden başka kimseyi ikna edemedikleri F. Gülen grubunun terör örgütü olduğuna tüm vatandaşları da bu vesile ile ikna ettiler. İkna olmayanlarda yaşanan baskılar ve şimşekleri üzerine çekmemek adına ikna olmuş görünüyor.

        Bu olaylar yaşanırken ve tüm fatura "Fetö" ye çıkartılırken  Muhsin YAZICIOĞLU suikastı da kalemlerden biri olarak listede yerini aldı. Suikast sonucu düşen helikopterden parça sökülürken görüntülenen ve haklarında soruşturma açılan 2 görevlinin 15 Temmuz gecesi Marmaris'te R. Tayyip ERDOĞAN'a suikast girişiminde bulunmayı hedefleyen grubun içerisinde yeralması ve yakalanmaları YAZICIOĞLU suikastının fetöye ihale edilmesine yetti.

      A. GÜL'ün Cumhurbaşkanlığı döneminde Devlet Denetleme Kurulu (DDK) görevlendirilerek Kazanın (!) oluş biçimi ve arama-kurtarma çalışmalarının sağlıklı yapılıp yapılmadığına ilişkin bir rapor hazırlatılmıştı. Rapor da kazayı ve akabindeki Arama-Kurtarma (AK) çalışmaları inceleyen DDK üyeleri olayın bir suikast olabileceğine ve bazı personelin görevini ihmal ettiği/kötüye kullandığına dikkat çekmiş ve suikast ihtimalini yeniden Türkiye gündemine sokmuştu.

        15 Temmuz sürecinde DDK raporunu hazırlayan DDK üyelerinden iki tanesi de Fetö üyesi olmaktan dolayı açığa alındı ve tutuklandı.

         Bu süreçte M.YAZICIOĞLU'nu FETÖ'nün öldürdüğü hükümet kanadı ve hükümete yakın basın organlarınca topluma pompalanmaya başlandı. Hatta BBP Genel Başkanı M. DESTİCİ , M.YAZICIOĞLU'nun katillerini partiye doldurmakla itham edildi ve bu söylem üzerinden itibar cinayetine yeltenildi.

        Oysa

        Olayın üzerinden geçen 7 yıl , görünen ve yaşanan olaylar bizi hükümet kanadının iddialarının aksine  farklı sonuçlara götürüyor.

        Şöyle ki;

        1- Olayın suikast olabileceğine dair ilk fikirler söylendiğinde ulaştırma bakanı olan Binali YILDIRIM "Kazadan kaza çıkartmayın" demiş ve kaza dışındaki tüm diğer ihtimalleri toptan yok saymıştı. O dönem olayın suikast olduğunu söyleyen ilk kişilerden biri olarak bu söylemden ötürü, 7 Haziran döneminde AKP tarafından kurulan seçim hükümetinde Kültür Bakanlığı yapan bugünlerde RTE'ye danışmanlık hizmeti veren zamanın BBP Genel Başkanı Y. TOPÇU'nun, üstü kapalı tehditlerine maruz kalmıştık.

        2- Yine Binali YILDIRIM , A. GÜL'ün görevlendirdiği , olayın suikast olma ihtimalini gündeme getiren, sivil ve asker bürokratların işlerini tam yapmadıkları , görevlerini ihmal ettikleri gibi hükümler taşıyan ve aslında helikopterin düşmesinden sadece 35 dakika sonra helikopterin  düştüğü yerin koordinatlarının bilindiği ancak 3 gün boyunca o bölgede aramanın ısrarla yapılmadığını gözönüne seren DDK raporunu da eleştirmişti.

        3- DDK raporunda görevlerini yapmadıkları ya da ihmal ettikleri belirtilen hiçbir görevli hakkında AKP hükümetince idari/cezai soruşturma açılmadı.

        4- Raporda görevini gereği veçhile yapmayan tüm görevliler, soruşturmalara muhatap olmadıkları gibi, sürekli terfi ettirildi.

        5- Parça sökerken yakalanan görevlilere karşı yapılan şikayete karşı savcılık takipsizlik kararı verdi. Takipsizlik kararı veren bu savcı şuan Başsavcı.

         6- Savcının verdiği takipsizlik kararını itiraz üzerine kaldıran ve ilgililer hakkında dava açılmasını sağlayan Ağır Ceza Mahkemesi hakimi tenzili rütbe ile daha alt bir mahkemeye sürüldü. Bu hakim bugün Fetö üyesi olmaktan açığa alınmış ve tutuklanmış durumda.

         7- Bilgi kirliliğine sebep olarak arama-kurtarma çalışmalarının gecikmesine sebep olan  Kayseri Valisi Danıştaya üye olarak atanmış

         Liste uzayıp gidiyor.

         Yapılanlara bakıp diğer bilgilerle değerlendirince garip sonuçlar ortaya çıkıyor. İhtimalleri değerlendiriyoruz.

         1- Suikastı FETÖ yapmışsa ve şayet Hakim FETÖCÜ ise Takipsizlik kararını kaldıran Hakimin  takipsizlik kararını kaldırmak yerine takipsizlik kararını yerinde bularak dosyayı ilelebet kapatması gerekirdi. Oysa hakim savcı tarafından gömülmek üzere olan dosyayı yeniden canlandırıyor.
         Yine hükümetin iddia ettiği gibi DDK üyeleri Fetöcü ise düzenledikleri raporda kaza diyerek herşeyi kapatabilecek pozisyonda olmalarına rağmen onlar suikast ihtimalini dillendirerek gündeme getirmezlerdi. Bir suçlu tüm delilleri yok ederek kendini kurtarabilecekken niçin kendini sıkıntıya soksun.
          Buradan şu sonuç çıkıyor. Eğer gerçekten hükümetin iddia ettiği gibi suikastı Fetö yapmışsa fetöcü olduğu gerekçesiyle tutuklanan hakim ve DDK üyeleri fetö üyesi değil ve bu adamlar boştan yere hapis yatıyor.
           Yine bu durumda takipsizlik kararı veren Savcı ile DDK raporunu eleştiren B. YILDIRIM'ın Fetö üyesi olması gerekiyor.

           2-Fetö (diğer suçları hariç) suikast konusunda masum olup suçlu olan iktidar suçu fetöye yıkarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyorsa bu durumda Hakim ve DDK üyeleri Fetö üyesidir.

           3- Suikastı her iki grup birlikte işlemişlerse ya da ikisinin bu işte parmağı varsa gerek DDK üyeleri gerekse Hakim  Fetöcü olmadığı gibi AKP'li de değildirler. Yani yine boştan yere hapis yatıyorlar demektir. Bu durumda takipsizlik kararı veren savcı her iki yapıdan da olabilir.

           4-  Ya da her iki grupta bu işte masum ve suçu birbirine atarak i.nelik yapıyorlar.

          Tüm bu sonuçlar gösteriyor ki hükümetin iddialarının aksine tutuklanan hakim ve DDK üyelerinden yola çıkarak suçu FETÖ'nün işlediği sonucuna ulaşmak mümkün değildir.

           Suikastı gerçekten FETÖ işlemiş olabilir mi?

           Olabilir.

           Ancak hükümetin delilleri ile bunu söylemek pek mümkün değil.

            ...

           2-3 gün önce M. Şevket EYGİ  gazetedeki köşesinde BOP'un başarıyla uygulanmaya devam ettiğini yazdı.

          M. YAZICIOĞLU' nun BOP'a kurban edildiğini düşünüyoruz. Bu sebeple sorunun cevabı olarak.

           BOP'u başarıyla kim uyguluyorsa M. YAZICIOĞLU'nun katili de odur demekle yetiniyoruz.