cinsel istismar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cinsel istismar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2017 Cuma

Ahlaksız İSLAM(!) 2



                  Ahlaksız İSLAM (!)  2

                “Çocukken her ɑksɑm yɑtmɑdɑn önce tɑnrı’yɑ  bɑnɑ bir bisikIet vermesi için duɑ ederdim. Bir gün tɑnrı’nın çɑIışmɑ tɑrzının bu oImɑdığını ɑnIɑdım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisikIet çɑIdım ve her ɑksɑm yɑtmɑdɑn önce tɑnrı’yɑ günɑhIɑrımı ɑffetmesi için duɑ ettim.” - Al CAPONE (1940’ların ünlü ABD’li mafya babası)
               

                Ahlaksız İslam(!) yazımızın yayınının (Blog yayını 11.05.2017 dir.) üzerinden 1 gün geçmişti ki Karar Gazetesinde Elif ÇAKIR toplumdaki ahlaki dejenerasyona ilişkin şikayetleri dile getirdiği bir yazı yazdı. Bu yazıdan 4 gün sonra yine köşesinde bu yazı sonrası kendisini arayarak  “ahlaki ve hukuki yozlaşma” üzerine görüş beyan eden Cemil ÇİÇEK ile arasında geçen konuşmalara yerverdiği yeni bir yazı yazdı.

            İlk yazısında Diyanet İşleri Eski Başkanlarından Ali BARDAKOĞLU’ nun Samsun’da bir konferansta yaptığı konuşma esnasında, yapılan bir saha araştırmasının sonuçlarına atıf yaparak , sarfettiği “ Dindar Olmak Ahlaklı olmayı gerektirmez” şeklindeki sözleri esas alarak toplumun geldiği durumu irdeledi.

            Fakat yazısı ile BARDAKOĞLU’nun sarfettiği sözler arasında bir fark vardı. ÇAKIR yazısında yapılan saha çalışmasının sonucunda “Halkın % 70’inin dindar olmak için Ahlaklı olmaya gerek yoktur” şeklinde bir düşünceye sahip olduğunu belirtirken sözlerin sahibi Bardakoğlu bu oranı Samsun’daki konferans esnasında yaptığı bir konuşmada (05.05. 2017- Milliyet) %80 olarak veriyordu.

            Bu 10 puanlık farkın nereden kaynaklandığını ve Elif ÇAKIR’ın rakamı niçin düşük gösterdiğini bilemiyoruz ancak Elif ÇAKIR’ı “Kabataş Yalanı ahlaksızlığının başmimarlarından biri” olarak gayet iyi hatırlıyoruz.


Kur’an peygamberin “yüce bir ahlaka sahip olduğunu” (Kalem 68/4) beyan edip Peygamber(S.A.V.) de bizzat “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” derken Türkiye gibi nüfus cüzdanına göre nüfusunun %98 i Müslüman görünen ve son 15 yıldır dindar bir hükümet tarafından yönetilen bir ülkede yaşayan her 5 kişiden 4’ü “iyi bir dini hayat” yaşamak için ahlaka gerek duymadığını söyleyebiliyor.

Konuşmada saha çalışması dendiği için klasik anketten farklı bir durum sözkonusu. Yani herhangi bir anda herhangi bir zamanda herhangi bir sokaktan geçen insanlardan ziyade dini hayatın yaşandığı muhit ya da yerlerde bir çalışma yapıldığı anlaşılmakta.  Bu hususta daha önce bir saha çalışması yapılıp yapılmadığını bilemediğimiz için zaman içerisinde oranlar üzerinde bir kıyas yapmamız mümkün değil. Ancak İslam Dininin “ahlak” üzerine kurulu bir din olduğunu biliyoruz. Yine BARDAKOĞLU’nun da haklı olarak ifade ettiği gibi  dindar olmak için ahlak gerekli midir? şeklindeki bir soruya “bir insan dindarsa ahlaklıdır” şeklinde tek bir cevabın çıkması gerekirdi.


Ali BARDAKOĞLU çıkan bu cevabı ve toplumda gördüğü bu manzarayı eleştirirken kendisinin 2003 yılı ile 2010 yılı arasında “azımsanmayacak bir süre” bu ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı yaptığını gözardı ediyor. Gelinen noktada Diyanet İşleri Başkanlığının sorumluluğunu sorgulamıyor. Müslümanlık ile Ahlak’ın birbirinden uzaklaştığını söylerken , “Din ile Siyaseti iç içe kıldık” derken kendisinin ve Başkanlığını yaptığı Diyanetin sorumluluğuna vurgu yapmıyor.  Sorumluluğu genele yayıyor. Dahası  “dinin siyasetin bir aracı haline getirilmesine müsaade ettik, dini siyasetin emrine verdik” demek yerine “din ile siyaseti iç içe kıldık” diye hem ifadeyi yumuşatıyor hem de sorumluluğu üzerinden atıyor.

Hepimiz biliyoruz ki ülkemizde din her zaman siyaset ile bir temas halindeydi. Özellikle sağ partiler  kendilerine -değişen oranlarda da olsa-  dini (İslam’ı) referans olarak aldılar. Dini geniş halk kitleleri ile iletişime geçmenin, halka ulaşmanın bir aracı olarak kullandılar. Din ile Siyaset arasındaki temas düzeyindeki ilişki “Milli Görüş” çizgisi ile iç içe geçmeye başladı. AKP iktidarı ile bu iç içelik  şahika noktasına ulaştı. Mevcut iktidar -her şeyi kullandığı gibi- dini kullanarak meşruiyet alanları oluşturdu kendine. AKP iktidarı bir yandan her türlü naneyi yerken sıkıştığında İslam’ın arkasına saklandı. Kasım 2002 de kurulan AKP hükümetinin ilk icraatlarından biri 2003 yılında Ali BARDAKOĞLU’nu Diyanet İşleri Başkanı yapmaktı.

Din adına devlet bürokrasisindeki en yüksek makamı işgal eden kişi dinin kullanılmasına sessiz kaldı. Gördüğü yolsuzluklara , arsızlıklara ses çıkarmadı. FETÖ’ye bile laf etmedi. Şimdi içinde ahlaki değerler olmayan bir dindarlıktan şikayet ediyor. Oysa o değerler siyasal İslamcı iktidar tarafından boşaltılırken dini koruyacak anahtar BARDAKOĞLU’nun elindeydi.

Keza aynı durum Elif ÇAKIR içinde geçerli. Siyasal İslamcı iktidarı korumak ya da haklı çıkarmak adına “Kabataş Yalanını”nın başrollerinden biri olmayı kabul etmişti. Sonra ki dönemde iktidarla (aslında A.Gül-A.Davutoğlu çizgisine yakın durmasından mütevellit RTE ile) arasına mesafe girmesi sebebiyle bugün eleştirdiği hususlar birkaç sene önce umurunda bile değildi. Yazıyı yazarken bizim duyduğumuz kaygıları duydu mu? Sanmıyoruz.

Bu anlamda Cemil ÇİÇEK başka bir vakıa. 1983 ten beri neredeyse kesintisiz olarak Meclis’te. Bakanlık yaptı, Başbakan Yardımcılığı yaptı, Meclis Başkanlığı yaptı. Son 15 yıldır da AKP ile ülke yönetiyor. Şikayet ettiği tüm bu yozlaşmanın siyasi sorumlularından biri. Yozlaşmayı önlemesi gereken kişiler bugün dert yanıyor.


Derdimiz Ali BARDAKOĞLU, Cemil ÇİÇEK  ya da Elif ÇAKIR’ın şahsi hatalarına vurgu yapmak değil. Ancak bu yozlaşmayı kendilerinin dışında gelişen bir durum gibi göstermeye çalışılmalarından ötürü gündeme getirmek durumunda kaldık.

Saha çalışması gösteriyor ki İslam’a içinde ahlak olmayan yeni bir yorum getirilmiş ve bu millet nezdinde %70-80 oranında bir taban bulmuştur. Bu oran , Siyasal İslamcı pragmatizmi ile yetişen ve hangi yolla olursa olsun mutlak kazanmaya odaklı nesillerin toplumdaki artışıyla doğru orantılı olarak, artmaya devam edecektir. Oluşturulan algı sonuç odaklı ve nettir. Atı alan Üsküdar’ı geçer. Atın kime ait olduğunun ya da ne şekilde elde edildiğinin bir önemi yoktur. Kazanan kuralı koyar ve koyacaktır. Konan kural ahlaka , hukuka mugayyer olsa bile.

Bu oran hakkında iktidarın eteğine tutuşmuş ve iktidar nimetlerinden faydalanırken sesleri çıkmayan tarikat ve cemaatler ne düşünüyor? Bu %80’in ne kadarı İslami Tarikat ve Cemaatlere mensup kişilerden oluşuyor?

Yanmaz kefen pazarlayıp cennete kendi tarikatı ile VIP girmeyi taahhüt eden Cübbeli-cübbesiz tarikat şeyhleri bu yozlaşmanın neresindeler? Tabanları ahlaksız dindarlık(!) ya da ahlaksız İslam(!) batağına doğru kayarken ne düşünüyorlar? Bu kaymayı önlemek için ne gibi tedbirler aldılar/alıyorlar?

Daha da önemlisi AKP’nin BOP’u üreten akla verdiği “İslama yeni bir yorum getirilmesi taahhüdünün” neresindeler?


Trajedi şudur ki “Ülkeyi bölmek için Milliyetçi yapıları kullanan BOPçular , İslamı yozlaştırmak içinde Siyasal İslamcıları ve İslami yapıları kullandı/ kullanıyor.”

Siyasal İslamcılar/ İslami yapılar mı? Onların bir kısmı iktidara gelme karşılığında üstlendiği taahhüdünü yerine getiriyor bir kısmı ise “pragmatizm illetine müptela olmuş durumda”

Hülasa;

Siyaset sidik gibidir başta din ve hukuk olmak üzere temas ettiği her şeyi kirletir…

Ahlak yoksa Din yoktur…

Varmış gibi görünen şey (Din(!)) ahlaksızlığı örtmek için kullanılan bir örtüden başka bir şey değildir.


Bir Bizans mistiği der ki ; “Hadiseleri değiştiremiyorsanız bakış açınızı değiştirin…”  Siyasal İslamla birlikte Müslümanlar (!) bakış açılarını değiştirerek Al CAPONE çizgisinden hadiselere yaklaşan yeni bir bakış açısı geliştirdiler.

“Al CAPONE meşrepli” yeni nesil Müslümanlarla(!) karşı karşıyayız. Bugün gördüklerimiz kendini "akıncı" sanan yozlaşmış öncüler.

 Cümlemize geçmiş olsun…


(Not: Siyaset-Din , Siyaset-Ahlak ilişkisine yönelik yazılarımız kişisel blog sayfamız  (mehmetbugraalperence.blogspot.com.tr) da yeralmaktadır.)

11 Mayıs 2017 Perşembe

Ahlaksız İSLAM (!)




Uzun zamandır BOP'u ve BOPÇU'ları takip ediyoruz. BOP projesi ile ilgili pek çok yazı yazıp değişik mecralarda Türk Milletini pek çok kez  uyardık. Ancak her ne hikmetse bizi hiç dinlemedi.

BOP'la ilgili yazılarımızda sizleri uyarırken bir hususa yeterince dikkat çekmediğimizi, üzerinde yeterince durmadığımızı geçte olsa farkettik. Belki gündemin yoğunluğu belki işin bu raddeye varacağını öngöremememiz sebebiyle bir hususu yeterince dillendirememişiz. Bu sebeple takip edenlerden özür diliyoruz.

Geçenlerde bu hususu arkadaşlarla muhabbet ederken dile getirmiştik. Yazıya dökmek kısmet olmadı. Biraz önce bir sosyal paylaşım sitesinde bir abimizin Berat Kandili tebriği esnasında paylaştığı bir paylaşımı görünce artık yazmak zorunda olduğumuzu hissettik.

Başta "Yerli ve Milli" serisi yazılar olmak üzere pek çok yazımızda belirttiğimiz üzere Bop sürecinin hayata geçirilmesi amacıyla startın verilmesi ile Akp'nin kuruluşu aşağı yukarı aynı dönemdedir. Bu durum BOP sürecini takip eden herkesin malumudur.

Daha önce pek çok kez ifade ettiğimiz ve yazılarımızda da yeraldığı üzere AKP bir proje partisidir. BOP sürecinin başlangıcındaki pazarlıkların içinde olan A. Dilipak'ta Akp'nin bir proje partisi olduğunu beyan etmiştir.

Milli Görüş çizgisinden ayrılan grup iktidara gelme karşılığında muhataplarına 3 taahhütte bulunmuştur. Bu taahhütler
1- İsrail'in güvenliği
2- Bop'un hayata geçirilmesi
3- İslamın yeniden yorumlanması

Ilk 2 maddeyi defalarca dile getirmemize rağmen 3.maddede yeralan taahhüdü bugüne kadar hiç seslendirmemişiz maalesef. Yukarıda bahsettiğimiz husus bu 3.maddedir.

Son yıllarda geleneksel İslami söylem ve uygulamalar yerine içinde "Ahlak"ın olmadığı yalan , dolan , iftira , ihaleye fesat , hırsızlık , yolsuzluk , muta , bademleme , taciz , tecavüz , evli kadınların erkeklere yeşillenmesi , sübyancılık , oğlancılık, muhafazakar demokratların Avrupa'ya seks turları, siyasi olarak kendisi gibi düşünmeyen müslümanların karılarına - kızlarına el koyup cariye yapma düşüncelerini  dillendirme , adam kayırma , kul hakkı yeme vs... başını alıp gittiğine hepimiz şahidiz. Bunu yapanların ya da dile getirenlerin suçlanması bir yana bu davranışların toplumun önemli bir kesimince kimi zaman mübah sayıldığı kimi zaman mübah sayılmasa bile sessiz kalındığı bir anlayışla , bir duruşla karşı karşıyayız. Kur'an kurslarından, öğrenci yurtlarından neredeyse hergün bir taciz , cinsel istismar, tecavüz haberi gelmekte. Bununla birlikte büyük bir kesim bu haberleri sansürleme, olayın duyulmasını engelleme derdinde. Üstelik bunu çocuklarını daha çok bu kurslara gönderen , yurtlarda barındıran kesim yapmakta. Oysa en çok bu yapılarda çocukları bulunanların bu konuda hassas davranması ve işin peşini bırakmaması gerekiyor. Önce sansürleme çalışması yapılıyor , sonra hep birlikte savunmaya geçiliyor yine de başarılı olamayıp yargıya ulaşırsa olay göstermelik bir soruşturma ve cezalandırma ile yargı eli ile kapatılıyor.
Örnek mi?
İşte size Karaman , Adıyaman Gerger...
Karaman'da 54 çocuktan bahsediliyor ancak 10 çocuk Adli Tıp Kurumuna sevkedildi. Alınan rapordan sonra açılan dava 10 dakikalık tek duruşma ile karara bağlandı ve tek sanık cezalandırılarak olay jet hızıyla kapatıldı. Kapatıldı diyoruz çünkü diğer 44 çocuk ve bu çocuklara yapılan taciz ve tecavüz yok sayıldı. Bu arada 10 çocuğu adli tıp kurumuna sevkeden ve olaya adli bir nitelik kazandırarak üzerinin örtülmesini engelleyen savcı da sürüldü.

Bu şekilde davranma bir davranış kalıbına dönüştürüldü. Bir siyaset halini aldı ya da sokuldu.

Içi boşaltılmış , değerlerinden arındırılmış bir İslam(!) kuşattı çevremizi. Söylem olarak hergeçen gün yükselen ancak nitelik olarak söylemle ters orantılı olarak her geçen gün alçalan bir İslami hayat ile karşı karşıyayız.

İçinde ahlakın olmadığı bir İslam : "Ahlaksız İslam" hüküm sürmekte toplumsal hayatta. Servet AVCI'nın tabiriyle "İtikatta İslamcı Amelde Tokatçı" bir müslüman(!) kitle ile karşı karşıyayız.

Sosyoloji de periyodlar 30-60-90 yıllık sürelerle ilerler. Ektiğiniz tohum 30 yıl sonra olgunlaşır. 2000'lerde ekilen ürünlerin turfandaları bugün gördüğümüz rezillikler.

Bunlar daha iyi günlerimiz.

Milleti bozan asıl dejenerasyon kültürdeki dejenerasyondur. Kültürü oluşturan en önemli elemanlardan biri belki de birincisi de "Din" dir. Bulgarların Slavlaşmasını sağlayan dinlerindeki değişimdir. MS. 1000 yılında -yani biz doğudan Anadolu'ya girerken- Boris Han zamanında Hristiyanlığı kabul eden Bulgarlar çok kısa bir zamanda Türklüklerini kaybederek Slavlaşmışlardır. Bugün görüntü olarak müslüman kalsakta içerik olarak bir uçuruma doğru sürüklenmekteyiz.

Başörtülü orta yaşlı kadınların yanındaki 15-20 yaş aralığındaki kız çocuklarına, tavır ve davranışlarına , giyimlerine bir bakın ne demek istediğimizi anlayacaksınız.

Ya da son günlerde gündemi meşgul eden İslamcı köşe yazarlarının kavgasına.

Kavgada edilen laflar , söylenen sözler , yapılan itham/iddia ve iftiralar, cinsel imalar ,belaltı vuruşlar... bunlar mı müslüman? ya da bunlar mı islamcı? dedirtecek boyutta. Bir kaç gündür gündemden düşmüş ve harareti sönmüş gibi görünse de bu kavga bir süre daha devam edecek gibi ve bu kavgaya ilişkin düşüncelerimizi ilerleyen günlerde yazma niyetindeyiz. Bununla birlikte bu kavganın taraflarından enaz bir tanesinin "Ahlaksız İslam anlayışının" taşeronlarından olduğunu şimdiden belirtelim.

22 Nisan 2016 Cuma

Karaman'ın Koyunu...




         Karaman'da Ensar Vakfı ile Karaman İmam Hatip Okulları Mezunları Derneği'ne (KAİMDER) ait kayıt dışı yurtlarda kalan erkek öğrencilere yönelik tecavüz , cinsel istismar, hürriyeti tahdit ve küçük yaşta çocuğa müstehcen görüntüler izletmek suçundan açılan davada ilk duruşmada sanığa ceza verildi.

          Daha öncede belirtmiştik basın ilk günden itibaren davayı cinsel istismar davası olarak nitelendirdi ve o niteleme hala devam ediyor. Oysa tecavüz ve cinsel istismar suçları farklı suçlar olduğu gibi kavram olarak biri diğerinin yerine ikame edilecek kavramlarda değildir. Bu suçlar ayrı olduğu gibi cezaları da farklıdır. Fiillerin ilk günden itibaren cinsel istismar olarak nitelendirilmesi suçu hafifletme , önem derecesini düşürme , toplumun olaya ilgisini enaza indirme ve oluşabilecek toplumsal tepkiyi ortadan kaldırmaya yönelik bir çalışmanın ürünüdür.

         Olay Ensar Vakfı ile Karaman İmam Hatip Okulları Derneği'ne (KAİMDER) ait yurtlarda geçmiştir. İşin ilginç yanı bu yurtlar kayıtdışıdır. Kanuna aykırı. Yani kanunsuz. 

       Bununla beraber olayın duyulmasından sonra Karaman Valisi böyle bir yurttan haberi olmadığını söylüyor. Yargılama aşamasında Valinin Kaimder'in yurt açılışına katıldığı , sanığın bir kısım çocukla valiyi ziyaret ettikleri ve birlikte çekilmiş fotografı ortaya çıkıyor.

        İl Milli Eğitim Müdürü kaçak yurttan haberi olmadığını iddia ediyor ve Ensar Vakfı ve Kaimder' i savunuyor. Ancak Milli Eğitim Müdürünün'de sözkonusu yurtta sanıkla birlikte çekilmiş fotoğrafı ortaya çıkıyor. Bu arada olayın ortaya çıkması ve yargıya intikalinden sonra Milli Eğitim Müdürü Karaman Milli Eğitim Müdürlüğünden Antalya Milli Eğitim Müdürlüğüne atanıyor. Yani terfi ettiriliyor.

        Yine yargılama aşamasında sanığın sözkonusu yurtlarda gönüllülük esasına göre ders veren bir kişi olduğu iddiasının yalan olduğu ve sanığın sözkonusu yurtların sorumlusu olduğu ayrıca Ensar Vakfı Karaman Şubesinin kurucularından olduğu anlaşılıyor. 

           Bu haliyle gerek kaçak yurtlar gerekse sanık sorumluluk sahibi tüm bürokratların ve herkesin bildiği sır adeta.

          Milli Eğitim Müdürü ve Valinin bilmediği kanundışı iş yapan vakıf ve derneğe Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı sahip çıkıyor. Hem de öyle bir açıklamayla sahip çıkıyor ki özrü kabahatindan büyük. Küçük yaşta çocuklara tecavüz olayına karşı en duyarlı kişilerden biri olması gereken Bakan olayı bir kereden birşey olmaz noktasına getiriyor. Sözkonusu vakıf ve derneğe sahip çıkarken vakfın ve derneğin kanunsuzluğuna sahip çıktığını anlayamayacak kadar akli ve düşünsel yanı zayıf demek ki. Bırakın yaşanan hadiseyi vakıf ve derneğin sadece yurt açmış olmasının bile kanuna aykırı olduğunu algılayamıyor. Yazık...

          Soruşturma aşamasında olayın mağduru olan çocuk sayısı 45 olarak belirtilmişti. Soruşturmayı yöneten savcı ilk aşamada 10 çocuğu adlitıp kurumuna sevk ederek rapor aldırdı. Bu rapora göre 10 çocuktan 7 tanesi tecavüz 2 tanesi cinsel istismara uğramıştı. Yargılama yapılan davadaki 10 çocuk bu ilk aşamada adlitıpa sevk edilen çocuklar.  

          Bu raporun ardından aynı savcı diğer 35 çocuğunda adlitıpba sevkine karar verdi ve bu kararının üzerine soruşturmadan elçektirildi. Dosya o savcıdan alınarak başka bir savcıya verildi. Dosyayı yeni alan savcı 10 çocukla ilgili soruşturmaya devam ederken diğer 35 çocukla (çocuk sayısının 51 olduğu iddiası da var bu durumda 41 çocuk) ilgili dosyada yapılan işlemlerle ilgili kararları durdurdu ve başka bir işlem yapmayarak dosyayı kapattı. Bu 35 çocuğa ne olduğu ya da neye maruz kaldığını belki de hiç öğrenemeyeceğiz.

          Yargılama yaklaşık 8 saat sürdü ve karara bağlandı. Sanığa 508 yıl ceza verildi. Tüm basın elbirliği ile sanığa rekor ceza verildiğini yazıyor ancak mevcut infaz yasasına göre sanığın yaklaşık 28 yıl yattıktan sonra salıverileceğini söylemiyorlar. Tabii bu arada af çıkartılmaz ya da infaz yasasında sanıklar lehine bir düzenleme yapılmazsa.

          Bu kadar önemli bir davanın 8 saat gibi bir sürede bitirilmesi ülkemiz için bir rekor(!). 

          Yargılama garabetlerle dolu. Öncelikle davaya Ensar ve Kaimder'in suçtan zarar gören (müşteki) olarak katılmaları. İkincisi diğer müştekilerin vekillerinin Ensar vakfı ve Kaimder ile organik bağlarının bulunması. Müştekilerin soruşturmanın genişletilmesine ilişkin taleplerinin reddedilmesi , yine müştekilerin esas hakkında beyanda bulunacakları ve bu amaçla süre verilmesi talebinin reddedilmesi, sanığın savunmaya ilişkin beyanda bulunacağı ve bu amaçla süre verilmesi istemine ilişkin talebin reddi. Mahkemenin bu talepleri gözönüne almadan ve özellikle tanığa savunma için süre vermeden karar vermesi sebebiyle ileri de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden Türkiye aleyhine bir tazminat kararı çıkarsa kimse şaşırmasın.

          Mevcut yargılama bataklığı kurutmak yerine bir sineğin öldürülmesi amacına hizmet etmiştir. Bataklık olduğu yerde durmakta ve sinek üretmeye devam etmektedir.

          Karaman'daki olay İslami değerlere vurgu yapan , maneviyatın önplanda olduğunu ileri süren bir topluluk içerisinde meydana gelmiş olmasına rağmen yine  aynı topluluk tarafından kapatılmaya çalışılmış ve bir anlamda kapatılmıştır. Çocukları tecavüze uğrayan ailelerin olayın üzerine gitmemelerini ve bir an önce kapatılmasına hangi manevi değere binaen göz yümduklarını anlayamıyoruz. 

           İnsanların değerleri erozyona uğrarken hiçbirşey olmuyormuş gibi duyarsız davranmalarını anlamak mümkün değil...

           ...

           Tüm değerleri yerle bir edilirken yapılan köprülerle , yollarla avunma aculluğu sadece bizim coğrafyaya has bir durum demek ki.

            Bilmiyorlar ama değerlerin olmadığı bir toplumda tüm yollar ve köprüler -ismi ne olursa olsun- sadece ve sadece "Ahlaksızlık" taşıyacaktır.

         

11 Nisan 2016 Pazartesi

Karaman'ın düşündürdükleri : Tanrıyı Kıyamete Zorlamak mı?



          "Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır" der rahmetli Aliya İZZETBEGOVİÇ,

          Yüzyıllardır dünya üzerindeki muhtelif inanç grupları gökten inecek ya da yeryüzüne gelecek bir varlığın yeryüzündeki fitne ve fesadı kaldıracağına, adaleti tesis edeceğine inanır. Bu inanç grupları öylesine farklıdır ki normal şartlarda bir araya gelmeleri mümkün değildir.

          Gelecek bu kişi/varlığın ismi değişiklikler arzetse de nitelikleri o kadar birbirine benzer ki neredeyse aynı kişi/varlıktan bahsedildiğini düşünürsünüz.

          Hristiyan ve Yahudi inancında mesih olarak nitelendirilen bu kişi/varlığın müslümanlardaki karşılığı mehdidir.

          Mesih inancı tahrif edilmemiş Tevrat'ta var mıdır? Bilemiyoruz Ancak bugünkü Yahudi inancında ve başta kabbala olmak üzere bugün kullanılan bazı kitaplarda var.

         Yeryüzüne dağılmış ve rahat durmadıkları için sürekli takibata uğramış Yahudiler mesihin geleceğine ve kendilerini kurtararak Yahudileri İsrail'de toplayarak büyük İsrail'i kuracağına inanmışlardır. Bu sebeple neredeyse her yüzyılda bir İsrailoğulları arasında mesih olduğunu iddia eden birileri çıkmıştır.

        İsrailoğulları içerisinden bilinen en ünlü mesih Hz.İsa'dır. Ancak İsrailoğulları Hz. İsa'nın sahte mesih olduğu iddiası ile ona inanmamış ve peygamberliğini kabul etmeyerek onu bir sahtekar olarak nitelendirmişlerdir. Hz. İsa İsrailoğulları içerisine gönderilmesine rağmen getirdiği din Avrupa kıtasında taraftar bulabilmiştir.

        Hz. İsa bu alanda tek değildir. İsrailoğulları içerisinde neredeyse her yüz yılda bir Mesihlik iddiası ile birileri ortaya çıkmış ve bir kısım Yahudi bu kişilerin ardından gitmiştir. 1100 li yıllarda Kuzey Irak bölgesinde ortaya çıkan D. Elroy ve 1665-1666 da Mesihliğini iddia eden S. Sevi gibi

        Yine Hristiyanlar içerisinde de mesihin geleceğine inanan güçlü bir damar vardır. Neocon adı verilen gruplar gibi , Yehova Şahitleri gibi...

        Müslümanlar arasında da Mesihliğe paralel bir Mehdilik inancı mevcuttur.  İslamın birincil kaynağı Kur'an-ı Kerim'de mehdiye ya da geleceğine ilişkin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak bazı ayetlerden yorum yoluyla mehdi inancının Kur'an da bulunduğunu ileri sürenler vardır.  Dahası ikincil kaynak olarak nitelendirilen hadis kitaplarının en önemlileri kabul edilen Buhari ve Ebu Müslim'de de Mehdilikle ilgili herhangi bir hadis yeralmamaktadır. Diğer büyük hadis kitapları ile diğer bazı kitaplarda alimlerce çoğunun uydurma , bir kısmının da zayıf olduğu kabul edilen yaklaşık 40 kadar hadis vardır. Buradan yola çıkan bazı kişiler mehdilik inancının Yahudiler tarafından sonradan İslam'ın içerisine sokulduğunu dile getirmektedir.

         Müslümanlar arasında görülen mehdi inancı daha çok Şia arasında yayılmış olup dönem dönem mehdi olduğunu iddia eden kişiler ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkanlardan Abdullah isimli birisi Yahudi D. Elroy'un Mesihliğini ilan ettiği Kuzey Irak'ta ve aynı dönemde ortaya çıkmış ve Selçuklu'nun Musul Atabeyi tarafından yakalanarak yargılanmış ve D. Elroy ile birlikte Diyarbakır surlarında asılmıştır.

        Yine S. Sevi'nin Mesihliğini iddia ettiği günlerde Balkanlarda mehdiliğini iddia eden bir kişi yakalanarak sorguya çekilmiş bu sorgu esnasında mehdilik iddiasından vazgeçmesi ve tövbe etmesi sebebiyle affedilerek S. Sevi gibi devlet tarafından maaşa bağlanmıştır.

          Bu olaylar göstermektedir ki Şia 'da ya da Şia'dan etkilenen İslami grup ve yapılarda güçlü bir mehdi inancı vardır. Siyasal İslamcı olarak nitelendirilen gruplarda da bu inanç güçlüdür.

         S. Sevi Kudüs'te Mesihliğini iddia ettikten sonra karayoluyla Halep üzerinden İzmir'e dönmüştür. G. Scholem' den edindiğimiz bilgiye göre S. Sevi Halep'ten hareket ettiğinde kendisine inanan bir grup Türkmen dervişte onunla beraberdir. Bu dervişlerin ne kadar süre S. Sevi'nin yanında kaldığını bilemiyoruz. Ancak S. Sevi'nin sorgu amacıyla İstanbul'da bulunduğu tutulduğu günlerde istanbul'da lehine nümayiş yapanlar arasında Bektaşi dervişlerde bulunduğu ve bu dervişlerin Subaşı tarafından esaslı bir şekilde dövüldüğü yine G. Scholem'in kitabında yeralmaktadır. Halep'ten çıkan dervişlerle dayak yiyen dervişler aynı kişiler midir bu konuda bir bilgi yoktur.

          S. Sevi'ye iman eden grubun içerisinde Mısır'dan çalıştırılmak üzere balkanlara getirilen Hrıstiyan Kıptiler olduğunu da biliyoruz. Yine S. Sevi'ye iman edenler arasında avrupalı milenyumcu hristiyanlarda vardır. S. Sevi cemaati çıkış noktası itibarı ile %100 Yahudilerden oluşan bir cemaat değildir. Ancak cemaate asıl rengini veren Yahudilerdir ve diğer dini/etnik topluluklar ilerleyen dönemde grup içi evlilikler sebebiyleYahudileşmişlerdir.

          Ortodoks Yahudilere göre S. Sevi Mesihlik iddiası ile ortaya çıkmış sahtekarın tekidir. Tıpkı Hazreti İsa gibi. Bununla birlikte milenyumcu olarak tabir edilen Judaik Hristiyan gruplar vardır ve bu gruplar gerek Ortodoks Yahudilerle gerekse Ortodoks Yahudilikten ayrılan Yahudilerle işbirliği yapmaktan çekinmezler.

          Yahudiler mesihin geleceğine inanırlar. Mesih ancak iki şekilde gelebilir ya herkes ahlaklı , inançlı , düzgün olacak ve küfür tamamen ortadan kalkacak ya da ahlaksızlık ve küfür o kadar artacak ki tanrı mesihi yeryüzüne göndermek zorunda kalacaktır. Mesihin gelmesi ile kıyamet süreci başlayacaktır.

          Bugün Yahudi ya da hrıstiyan olması farketmeksizin mesihçi grupların tamamı "Tanrıyı Kıyamete Zorlamak" amacıyla ahlaksızlığı ve küfrü yüceltmekte , hertürlü günahı işlemekte ve günaha teşvik etmektedir.

           Müslümanlar arasında da Mesihin gelmesini bekleyen gruplar vardır. Judaizmden etkilendiği söylenen bu grupların ve İslam anlayışlarının mesihin getirilmesi hususunda da Yahudi ve Judaik-Hristiyan gruplarla aynı düşünmesi ihtimal dahilindedir.

          S. Sevi efradının 1800'lü yıllardan itibaren İslami grup ve Cemaatlere sızdığını , içlerinden Şeyhülislam , Diyanet işleri başkanı , tarikat şeyhi çıktığını , Bektaşilik ve Mevlevilik başta olmak üzere 2.devre rifailik , melamilik gibi tarikatlarda bir hayli sayıda dönme olduğunu ,Yine aynı şekilde bu grubun neredeyse bütün siyasi yapılara sızmış olduğu bu iş üzerine kafa yoranlarca bilinmektedir. S. Sevi taraftarlarına Pakrudunileri eklemekte gerekmektedir. Bugün AKP tabanını oluşturan milli görüş çizgisine yapılan pakraduni sızması ile ilgili Ahmet Akgül'ün Osmanlı'dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler kitabına bakabilirsiniz.

           Tüm bu bilgi ve verilerden hareketle Karaman'da yaşanan erkek çocuklara tecavüz (İnsanlardaki algıyı yumuşatmak için Cinsel İstismar tabiri servis edilse de olay tecavüzdür) olayı ile diğer tecavüz , cinayet vs olayları , yaşanan ahlaki çöküntüyü - özellikle kendilerini islami kesim diyen muhafazakar grupların içerisinde  meydana geldiğini- görünce itikadi açıdan sakat bir kısım Müslümanlarında (!) tanrıyı kıyamete zorlama hususunda Dönme , Yahudi ,  Hrıstiyan gruplarla birlikte hareket ettiğini ve tüm bu akılalmaz ahlaksızlıkların bu hareketin neticesi olduğunu düşünüyoruz.